YARALI ASLANLARI KAFESTE TUTMAYIN !

 

YARALI ASLANLARI KAFESTE TUTMAYIN !

 

“Ödeme güçlüğü içinde olan kurumların (finans kurumları) batmasına müsaade etmek kısa vadede istikrarsızlığa neden olsa da, orta-uzun vadede piyasaların disipline edilmesiyle finans sisteminin gücünü ve istikrarını arttıracaktır”.

 

Bu satırlar bize ait değil. İçinde bulunduğumuz durumu son derece güzel tasvir eden bu satırların sahibi Ricki Tigert Helfer*. Halen Washington’daki Brookings Enstitüsü üyesi olan Helfer’in asıl özelliği ise 1994’den 1997’ye kadar Amerikan Tasarruf Mevduatı Sigorta Kurumu’nun başkanlığını yapmış olması. Helfer yukarıdaki saptamayı tasarruf mevduatına sigorta sistemini getirmek isteyen gelişmekte olan ülkelere tavsiye olarak sunmuş. Helfer ayrıca sigortalanan mevduatın mutlaka küçük tasarruf sahipleriyle sınırlı tutulması gerektiğini de eklemiş.

 

FONA DEVREDİLME KRİTERİ

 

Helfer’in tespitlerinde bizim en çok önem verdiğimiz kısım ise “etkin gözetim ve denetim” olmadan getirilecek mevduat sigortasının faydalarının sınırlı olacağı veya hiç olamayacağı. Zira etkin gözetim olmadan, mevduat sigortasına güvenen kurumlar varlıklarıyla riskli pozisyonlar almaktan hatta “kumar oynamaktan” kaçınmayacaklar. Aslında bu noktada yapılması gereken ilginç saptama, kamuoyunun önyargılarının aksine ülkemizde TMSF’na devredilen son bankanın “uluslar arası arenada” tanımlanan kriterlerde zor durumda olduğu için fona devredilen ilk banka olmasıdır. Riskli yatırımları sonucunda zarara uğramaktan korkmadan, mevduat sigorta sistemine ve buna bağlı Merkez Bankası kısa vadeli fonlama desteği benzeri yardımlara güvenerek pozisyon almak, “mevduat sigorta” sistemlerinin en büyük çekincelerinin başında gelmektedir. Ülkemizde bugüne kadar bankaları “batmalarına” müsaade etmeden fona devretmek “gelenek” haline geldiğinden ve fona devredilmenin de şartı bankanın “içini boşaltmak” olarak varsayıldığından, son banka devri ve bunu gerektiren sebepler, piyasalarda da maalesef anlaşılamamıştır.

 

GÖZETİM MEKANİZMASI

 

Kuşkusuz etkin bir “gözetim” sistemi kurmanın yolu da politik olarak güçlü bir hükümetin uluslar arası kredibilite kazanma kararlılığından geçmektedir. Diğer önemli “kısıt” ise “profesyonel yönetimlerin” belirlenmesi noktasında ortaya çıkmaktadır. Öncelikle Helfer’in görüşü köklü geçmişi olmayan ve/veya yönetimleri yeni atanmış kurumların, özellikle de gelişmekte olan veya geçiş ekonomilerinde daha büyük riskler taşıdığı yönündedir. Bu bakımdan “özel” hikayeleri ne olursa olsun fona şu ana kadar devredilen 11 bankanın sekizinin ortaklık yapılarının ve dolayısıyla üst yönetimlerinin önemli şekilde değişmiş olması sadece bir tesadüf olarak değerlendirilemez.

 

İNSAN KAYNAKLARI

 

“İnsan kaynakları” konusunun diğer boyutunda ise yeni bir anlayışla düzenlenecek bankacılık sisteminin etkin gözetimini sağlayacak kadroların da bu konuda eğitimli, bilgili, yetkin ve en önemlisi de tecrübeli olması gerekliliği bulunmaktadır. Mevcut yapılanmada BDDK’nun bu konuda oluşturduğu kadroların ihtiyaçlara uygunluğu ve yeterliliği gerekiyorsa tekrar değerlendirmelidir. Bu çerçevede kurulun her kademedeki bağımsızlığının altının çizilmesi, bugün banka murakıpları etrafında odaklanan tartışmaların tekrarını önleyebilir.

 

Her zaman olduğu gibi “Türkiye farklı, çok dinamik, gelişmekte olan bir ekonomi” cümlesinin arkasına saklanarak, Helfer’in tavsiyelerini “kulak arkası” etme lüksüne de sahibiz. Ancak bundan çok kısa bir süre önce 1982-1994 döneminde ABD’nde yaşanana finansal kriz sırasında irili ufaklı 1,617 bankanın batmasına göz yumulduğu veya mevduat sigortası sisteminin “suni tenefüsü” ile yaşatıldığını hatırlatmak isteriz. Dolayısıyla “kulak asmamayı” tercih edeceğimiz tavsiyeler yaşanmış tecrübelerden çıkartılmış dersler olarak da tanımlanabilir.

 

YARALI ASLANLARI KAFESTE TUTMAYIN !

 

Helfer’in altını çizdiği diğer önemli bir konu ise “Türk” geleneklerine pek de uymayan “şirket batırmanın katlanamaz zorluğuna” işaret ediyor. Hükümetimiz bu köşede de daha önce eleştirdiğimiz gibi sadece fona devredilen verimsiz kurumları değil, bu kurumların onlardan daha verimsiz iştiraklerini dahi ayakta tutmaya çalışırken ABD 1991’de getirdiği mevzuat değişikliği ile bankalara verilecek desteği son derece sınırlı ve iyi tanımlanmış bir konuma sokmuş. Bu değişiklik sonrasında yapılan çalışma göstermiş ki, 1980-1992 arasında batmasına müsaade edilmeyen kurumlardan 143’üne (toplam varlıkları yaklaşık 11 milyar dolar) yardım etmek yeni mevzuatla mümkün olamayacakmış. Bu çalışmanın daha ilginç bir sonucu ise bu dönemde batan 343 kurumun aslında yeni mevzuata göre, bu dönemin çok öncesinden batmasına izin verilmesi gerektiği. Buradan çıkartmamız gereken ders de galiba geçtiğimiz hafta sohbet ettiğimiz bir bankacı dostumuzun da altını çizdiği gibi “yaralı aslanları, sağlamlarla aynı kafeste tutmanın maliyeti” çok büyük oluyor.

 

 

*     Ricki Tigert Helfer’in yorumlamaya çalıştığımız görüşlerini daha detaylı okumak isteyenlere IMF’in Finance & Development dergisinin Mart 1999 sayısını elde etmelerini salık veririz.

 

 

No Comments

Post A Comment