YABANCI BANKALAR NEREYE KOŞUYOR ?

 

YABANCI BANKALAR NEREYE KOŞUYOR ?

 

Dünya Bankası’nın geçtiğimiz hafta içinde yayınladığı raporlardan birisi gelişmekte olan ülkelerin finans sektörlerine odaklanıyor. Raporun altını çizdiği önemli iki sonuç var. Öncelikle devletin finans sektöründen “elini ayağını çekerek”, geniş çaplı özelleştirmelerin önünü açması. Bunu takiben de uluslararası finans kurumlarının sektörde ağırlığını arttırılmasının teşvik edilmesi.

 

Rapor Dünya Bankası’nın “özelleştirme” konusundaki görüşünü tekrar etmesi açısından, “önyargılı” olarak yorumlanabilir ancak tavsiye edilen “ plansız” bir süreçten ziyade, güçlü sermaye tabanına sahip grupların aktif olduğu, denetim mekanizması detaylıca yapılandırılmış bir finans sektörüne ulaşmaya çalışmak.

 

“DEJA VU”

 

Raporun diğer önemli bir başlığı ise “mevduat güvencesi”. Rapor, gelişmekte olan ülkelerde denetim mekanizmasının kurulamaması halinde, mevduat güvencesinin , finans kurumlarını son derece “tehlikeli” krediler vermeye teşvik edeceğini belirtiyor (sanıyoruz örneklerini görmek için çok uzağa gitmemize gerek yok). Gene bu çerçevede, etkin denetim mekanizmasının kurulmaması halinde, özelleştirilen kamu bankalarının, eskisinden daha “kötü” bir mali yapı ile devletin geri dönmesinin çok olası olduğuna da dikkat çekiliyor (Merak ediyoruz acaba örnekleri hepimizin tanıdığı birisi mi yolladı ?).

 

TÜRKİYE NEREDE ?

 

Bu ilginç çalışmanın “mercek altına aldığı” ülkeler arasında şaşırtıcı da olsa Türkiye yok. Dünya Bankası’nın çağrılarına kulak vererek, finans sektöründeki kamu payını azaltan ve bunu uluslar arası finans kurumlarının pazar payları “lehine” yapan ülkeler arasında, bizim dışımızda tüm gelişmekte olan ülkelerin adlarına rastlıyoruz. Bankacılık sektöründe, 1999 yılı rakamları ile yabancı sermayeli bankaların pazar payları Macaristan, Şili ve Polonya’da %50, Çek Cumhuriyeti, Arjantin ve Venezuella’da %40, Peru’da ise %20’nin üzerinde; Latin Amerika’nın “ortak kaderleri” paylaştığımız ülkeleri Meksika, Kolombiya ve Brezilya’da ise %10’un üzerinde. %5 ile %10 arasında olan Asya kaplanları Tayland ve Güney Kore’de ise 1994-1999 yılları arasındaki artış neredeyse on katın üzerinde.

 

Karşılaştırma sağlaması açısından Türk Bankacılık Sistemi’ndeki yabancı bankaların pazar paylarını Eylül 2000 itibarı ile sergileyen bir tabloyu da sizlerle paylaşmak istiyoruz (kaynak www.tbb.org.tr).

 

Türk Bankacılık Sistemi, Eylül 2000

Grupların Sektör Payları (%)

 

     T. aktifler    T. mevduat    T. krediler
1999 2000 1999 2000 1999 2000
Eylül Aralık Eylül Eylül Aralık Eylül Eylül Aralık Eylül

Ticaret bankaları

96 95 96 100 100 100 91 91 91
    Kamu b. 35 35 34 40 41 38 27 29 26
    Özel b. 54 49 54 54 52 49 60 58 61
    Fondaki b. 2 6 3 4 4 10 1 2 2
    Yabancı b. 5 5 5 2 3 3 3 3 3
Kal. ve yat. Bankaları 4 5 4 10 9 9

 

Yukarıdaki taboldan da görülebileceği gibi toplam aktifler, mevduat ve krediler bazında yapılan değerlendirmede Türk bankacılık sisteminde yabancıların payının azami %5 seviyelerinde olduğu görülmektedir. Ancak diğer önemli bir kriter olan karlılığa göre yapılan bir değerlendirmede, aynı tarih itibarı ile, yabancı sermayeli bankaların ($ 164 milyon), sektörün yaklaşık %35’ine sahip olan kamu bankalarının iki katından daha fazla kar ettiği gözükmektedir ($ 73 milyon). Kuşkusuz kamu bankalarının kar ettiğini gösteren bu rakamların, gerçek durumu ne kadar gösterdiğini ise ayrı bir yazı konusu olarak kenara bırakıyoruz. Yabancı sermayeli 22 bankanın şube sayısı toplamının ise, toplam şube sayısının %2’sinden daha az olduğunu belirtelim. En büyük sürprizimizi en sona bıraktık; yabancı sermayeli bankaların rakamlarının içinde Doğuş Grubunun kontrolünde olan Osmanlı Bankası da dahildir !

 

NİYE BİZİ SEVMİYORLAR ?

 

Çevremize baktığımızda ise yukarıdaki rakamları doğrular bir şekilde Polonya’nın, Romanya’nın, Bulgaristan’ın hatta Hırvatistan ve Mısır’ın uluslararası finans kurumlarının yatırım için ilgi duyduğu pazarlar arasında Türkiye’nin birkaç basamak üstünde bulunduğunu üzülerek gözlemliyoruz. Neden mi ? Son iki yılda bankalar kanununu dört defa değiştirmemizden değil herhalde. Onsekiz kere IMF’e söz verip, yan çizmemizin de bir rolü olmasa gerek. 1994’de tasarrufçunun her kuruşunu tazmin edip, yabancı bankaları “acılarıyla” başbaşa bırakmamız da etkili olmamıştır. Ya da Dünya Bankası’ndan Ekonomi Bakanı ithal edip, örneğin özelleştirmeyi ona bağlamamamızın da konuyla hiç mi hiç ilgisi yok (o sadece bizi meraklandırmak için-MY) . Öyleyse niye sevmiyorlar bizi ? Cevaplarınızı bekliyoruz.

 

 

No Comments

Post A Comment