“USULETLE VE SUHULETLE…”

 

“USULETLE VE SUHULETLE…”

Başlıktaki iki kelimenin, “usuletle ve suhuletle” şeklinde birarada kullanımına ilk kez yıllar önce, 1980li yıllarına başlarında Attila İlhan’ın eserinden televizyona uyarlanan Kartallar Yüksek Uçar (1983) dizisinde şahit olmuştum. Dizide Banaz ailesinin lideri olan rahmetli Sadri Alışık’ın hayat katarak oynadığı “Banazlı İsmail” karakteri, işler sarpa sardığında, sıkıntılar başgösterdiğinde hiddetle, hınçla hareket etmeye kalkışan aile üyelerini sakinleştirmek için bu tabiri sık sık kullanırdı. Sanıyorum Arapça kökenli iki sözcüğün birarada kullanılması, bir işin, sorunun, zamanında, usulüne uygun olarak, engellere takılmadan ve kolaylıkla çözülmesi anlamına geliyor. Nedense son bir haftadır, Fransa ile yaşadığımız krizi ve yansımalarını izlerken, Banazlı İsmail’in bu veciz sözleri kulağımda çınlıyor.

 

Ne tarih, ne de uluslararası diplomasi konusunda uzmanlığım var. Bu yüzden de kendimi, Fransa’nın tetiklediği son krizin temeline inerek, yorum yapabilecek yetkinlikte hissetmiyorum. Konunun daha çok ilgimi çeken kısmı, kamuoyunun konuyu ele alış şekli ve gösterilen tepkilerin şiddeti. Geçtiğimiz günler içinde, hemen her kesimden ve değişik profillerdeki kişilerden en çok duyduğumuz, Fransa’ya nasıl cevap vereceğimiz, ya da “mutlaka misilleme” yapmamız gerektiği! Verilmesi tavsiye edilen tepkiler arasında en üst sıralarda yer alan başlıklar ise diplomatik ve ticari ambargo girişimleri. Konunun diplomatik tarafını bir kenara bırakıp, ticari tarafa odaklanalım; önümüzdeki dönemde artarak dillendirilecek olan konu “Fransız mallarını kullanmayalım, Fransızlara para kazandırmayalım” – pekiyi kabul de nasıl ? Konunun göreceli olarak kolay olan tarafı Fransa ile ticareti asgari seviyeye düşürmek; AB mevzuatı çerçevesinde ülkelere özel vergi veya harçlar getirme lüksümüz olmadığına göre, bu noktada yapılacak olan, daha ziyade “negatif ayırımcılık”. Yani, Başbakan Erdoğan’ın ilk etap önlemler içinde açıkladığı gibi, Fransız devleti ve kurumları ile süregelen tüm temasları durdurmak ve Fransız firmalarını bundan sonraki ihalelere davet etmemek aksiyon planının uygulamaya geçirilen ilk adımları. Çözüm olur mu, bilemiyorum; ancak rasyonelini anlayabiliyorum.

 

Beni daha çok endişelendiren ve düşündüren ise hükümet tarafından açık olarak dillendirilemese de, çok zaman geçmeden duymaya başlayacağımız diğer “çatlak sesler”. “Fransiz mallarını kullanmayalım, Fransa’ya para kazandırmayalım” hezeyanı içinde, Türkiye’de tamamı Fransız sermayeli ya da ortaklık olarak faaliyet gösteren bankaların, tüketim, ilaç, otomotiv, perakende, yapı malzemeleri veya sigorta şirketlerinin hizmet ve ürünlerine yönelik uygulanması teşvik edilecek boykot faaliyetlerinin hangi amaca hizmet edeceğini, acaba yeterince düşünüyor muyuz ? Hele ki, bu şirketlerin Türkiye’deki ve hatta Fransa’daki tepe yöneticileri, yaşananları durdurmak, engellemek konusunda büyük çaba göstermişken! Türkiye’de kurulu üretim tesislerinde, ofislerinde binlerce Türk emekçisine istihdam sağlayan bu şirketlerin, ekonomik mevcudiyetlerini zayıflatmanın zararı Fransa’daki sermayedarlarından ziyade, haklarını, hatta işlerini kaybetme korkusunu yaşayacak Türkiye’deki çalışanlarına ve paydaşlarına yönelik olacak!

 

Fransa’da geçen hafta yaşananlar krizin sebebi değil sonucu; yaklaşık bir asırdır süregelen ve çözümsüzlük üzerine dayandırılmış bir fikir ayrılığını “sopa göstererek” çözmeye çalışarak bugüne geldik. Yaşananların tarihi köklerini, gerçekleri araştırmaya açık olduğumuzu uluslararası kamuoyu nezdinde yeterince dile getir(e)mediğimiz için bunları yaşıyoruz. Banazlı İsmail’in dediği gibi, “usuletle ve suhuletle”, konuya soğuk kanlılıkla yaklaşmadığımız sürece de, boykot edeceğimiz ülkelerin sayısının artmasını maalesef zor engelleriz!

 

 

No Comments

Post A Comment