Tokyo’dan bildiriyorum….

 

Tokyo’dan bildiriyorum….

Bu satırları size Tokyo’dan yazıyorum; Japonya’nın başkenti Tokyo bu sene Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF)’nun yıllık toplantılarına evsahipliği yapıyor. Her iki uluslararası finans kurumu, 1947’den beri, her üç senede bir, merkezlerinin olduğu ABD’nin Washington şehrinden çıkarak, dünyanın değişik şehirlerinde yıllık toplantılarını organize ediyorlar. Bu bağlamda, 2012 Tokyo toplantılarına kadar, Istanbul 1955 ve 2009 toplantıları ile, iki kez ziyaret edilen tek şehirdi. Ancak bu sene için belirlenen Kahire’nin güvenlik ve altyapı zaafları nedeniyle devre dışı bırakılmasının ardından 1964’deki ilk toplantıdan tam 48 yıl sonra Tokyo Dünya Bankası ve IMF toplantılarına ikinci kez ev sahipliği yapan, ikinci şehir olarak Istanbul’un yanında yerini aldı. Bu seneki Tokyo toplantılarının bir başka önemi ise Japonya’nın her iki finans kurumuna da üye olmasının 60.yılına denk gelmesi oldu. Yaklaşık 1.5 yıl önce, Mart 2011’de Japonya’nın özellikle doğu bölgesini vuran büyük depremin yaralarının sarılmaya ve depremin finansal piyasalardaki “artçı” etkilerinin sonlandırılmaya çalışılması da, bu yılki toplantılara farklı bir önem kazandırdı.

 

Dünya Bankası ve IMF toplantılarının yanısıra Uluslararası Finans Enstitüsü de 30.yıllık toplantısını geçtiğimiz hafta Tokyo’da düzenleyince, bana da yol gözüktü. Tokyo’da yalnız değilim; bu satırların yazıldığı sırada, Türkiye’deki hemen bütün bankaların üst düzey yönetim ekipleri, fırsattan istifade, Japonya’da uluslararası meslektaşları ile iş fırsatlarını konuşurken, bir yandan da küresel ekonomik sorunlara cevaplar arıyorlar. Türk bankacıları da yalnız değiller; bu hafta, Uluslararası Para Fonu’na üye 200’e yakın ülkenin hükümet delegasyonlarında yeralan yaklaşık on bin kamu görevlisi ile, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarından gelen on bin kişi daha Tokyo’da bulunuyor. Şehrin merkezinde, sokaklarda “koyu renk” takım elbiseli, elleri çantalı yüzlerce insan toplantıdan toplantıya koşturuyor; itiraf etmem lazım ki, çoğunluk hala erkeklerden oluşan bir topluluk!

 

2011 yılındaki Japonya depreminden bahsedince, ölü sayısının 15 binin, kayıp sayısının da 3 binin üzerinde olduğunu hatırlatalım. Tahminler hala 300 bin kişinin evleri dışında barınaklarda ikamet ettiğini gösteriyor. Deprem sonrası yeniden yapılanmak ve yaraları sarmak için Japonya GSMH’nın %4’ü kadar bir yatırım gerçekleştirmiş. Buna rağmen de 2012 yılında %2’nin üzerinde bir ekonomik büyüme öngörüyorlar. Büyümenin dinamosu istikrarlı bir biçimde yüksek gerçekleşen, özellikle de bireysel tasarruflar; toplam ülke borcunun GSMH’ya oranı %200’ün üzerinde olmasına ragmen, borcunu döndürmesi konusunda endişe yaratmayan Japonya’nın bu başarısının ardında da yüksek tasarruf yapma alışkanlığı bulunuyor. Japonya’daki toplam finansal varlıkların yarısından fazlasını tasarruflar oluşturuyor.

 

Toplantılar büyük başarı ile sürse de, Japonya ile bazı adaların “sahipliği” konusunda, Türkçesi “Kardak Krizi” yaşayan Çin delegasyonunda üst düzey politikacı ve bürokratların yeralmaması kafalarda soru işaretleri yaratıyor. Buna ragmen IMF Başkanı Christian Lagarde ile Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim’in Tokyo toplantılarından memnun ayrılacağını düşünüyorum. Başta, Yunanistan ile “popülarite kazanan” borç yapılandırması konusu olmak üzere, Euro’nun geleceği, küreselleşme, işsizlik gibi konulardaki “teorik” tartışmaların kalitesi ve derinliği, en azından bana umut verir nitelikte idi. Bu arada, sabit getirili enstrumanlara, negatif reel faiz veren Japonya’nın “heyecan ve yüksek getiri” arayan tasarruf sahipleri için Türkiye pazarının önemli bir yatırım fırsatı olması yönündeki çaba ve çalışmalara da bizzat şahit oldum. Uzmanlara göre Japonlar da, diğer Asyalı yatırımcılar gibi, yerel (kendi ülkelerine) veya küresel yatırım yapma özelliğine sahipler. Bu sebeple Japon yatırımlarının önemli bir kesimi ABD, Kanada, Brezilya ve AB ülkelerine gidiyor. Neden biz de bu pastadan pay alamayalım ?

 

 

 

No Comments

Post A Comment