SUŞİ, ANİME, TSUNAMİ ve “KAROSHI”

 

SUŞİ, ANİME, TSUNAMİ ve “KAROSHI”

Monocle dergisi Tokyo’yu 2016 yılı için açıkladığı yaşam kalitesi en yüksek şehirler listesinde en üst sıraya koyduktan sonra, bu şehre gitmemek derginin Genel Yayın Yönetmeni Tyler Brulé’ye “ayıp olacaktı”. Monocle, bununla da kalmayıp yedinci sıradan Fukuoka’yı, dokuzuncu sıradan da Kyoto’yu alarak ilk ona üç Japon şehrini dahil etmiş. Öyle olunca da seyahatteki dümenimizi Tokyo’ya değil, Japonya’ya çevirdik.

Şakası bir yana, Tokyo’ya IMF-Dünya Bankası toplantıları için 2012 yılı Ekim ayında gitmiş ve bir haftaya yakın kalmıştım. Yediğim, içtiğim ve IMF-Dünya Bankası toplantılarındaki zengin içerik haricinde, nedense geri döndüğümde bana soranlara Tokyo’yu tek bir kelime ile tanıtabilmiştim; “hüzün”. Şehrin göbeğinde gözlemlediğim sakin ve sessiz akış ile 60’lı, hatta 70’li yaşlarında oldukları her halinden belli olan sokakları temizleyen, parkları süpüren kamu işçiler sanıyorum bana o “hüzün” hissini yaratmıştı. Bu yüzden evde yaşadığım “mahalle”, daha doğrusu “aile” baskısına dört yıl dayandım Japonya’yı tekrar seyahat planına almak konusunda; ama dedim ya, Monocle ve Tyler Brülé buyurunca akan sular durdu!

Kurban Bayramı tatili sırasında Tokyo, Kyoto ve Osaka’da geçirdiğim günler “hüznü” araştırmamda son derece faydalı oldu. Bu köşeyi takip edenler “işkembeden yazmaktan” ziyade, verileri paylaşmayı tercih ettiğimi bilirler; o zaman önce Japonya ile ilgili bazı verilerin üzerinden birlikte geçelim. Japonya konusunda araştırmaları ve uzmanlığı ile tanınan yazar Michael Hoffman’a göre Japonya “dünyanın en zengin, en iyi eğitimli ve otomasyonun en hakim olduğu” ülkelerinden birisi. Son elli yılda hep dünyanın en büyük üç ekonomisi arasında yer alan, 2009’da Çin’e geçilerek, ABD ve Çin’in ardından dünyanın üçüncü en büyük ekonomisi olarak kalan Japonya, 127 milyonluk nüfusu ile kişi başına düşen GSMH’da ancak ilk 30 ülke arasında yer alabiliyor. Japonya’nın en önemli sıkıntılarından birisi yaşlanan ve artmayan nüfusu; Başbakan Abe ve hükümeti nüfusun düşmemesi için yerel seviyede eş bulma ve çöpçatanlık insiyatiflerini desteklemeye varacak şekilde çaba gösteriyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ortalama yaşam süresi 50 yıl civardında olan Japonya’da, bugün ortalama yaşam süresi kadınlarda 87.1, erkeklerde ise 80.8 yıla ulaşmış; dahası 100 yaşın üzerinde olan Japonların sayısı ise 65 bini geçmiş; bu yıl ise – Allah uzun ömürler versin – yeni doğum günü partileri ile, 100 yaşın üzerindeki Japonların sayısının 100 bine çok yaklaşacağı tahmin ediliyor. Ülke öyle enteresan ki, son 25 yılda, 1990’dan bu yana, Japonya’da köpeklerin yaşam süresi 8.6 yıldan 13.2 yıla, kedilerin yaşam süresi ise 5.8 yıldan, 11.9 yıla çıkmış!

Yaşlanan Japon nüfusu ve uzayan ortalama hayatlar Japonya’nın sağlık faturasını 41.5 trilyon Yene yükseltmiş; yani yaklaşık 400 milyar dolar. İlginç olgulardan birisi burada karşımıza çıkıyor; Japonların yaşam süresi uzuyor, ama Japonlar kendi hayatlarına son vermek konusunda son derece istekliler; G7 ülkeleri arasında 15-39 yaş grubunda en çok karşılaşılan ölüm sebebinin intihar olduğu tek ülke Japonya! Nippon Vakfı’nın yaptığı bir araştırmaya göre Japon erkeklerin %22.6’sı, kadınların ise %28.4’ü yakın geçmişte intihar etmeyi akıllarından geçirmişler. Sonra ben “hüzün” deyince, “kızıyorsunuz”!

Pekiyi ortalama fert başına yıllık otuz bin doların üzerinde geliri olan Japon insanları neden umutsuzluğa kapılıyorlar. İşte bu noktada Michael Hoffman’ın ilginç bir tespiti var; Japon halkı “çalışmaktan yoruluyor” ve hatta ölüyor. Hoffman daha da ileri giderek, dünya kelime literatürüne Japon kökenli katılan çok az sayıdaki kavramdan (suşi, animé, tsunami gibi) birisinin de karoshi olduğunun altını çizmiş; karoshi, tam anlamıyla “aşırı çalışmaktan ölmek” anlamına geliyor. Hoffman’a göre Japonlar “gizli yoksulluk”dan da muzdarip! Dışarıdan bakıldığında iyi maaşlı bir işte çalışan, ailesi ile içinde yaşadığı sıcak bir yuvası olan, çocukları iyi okullarda eğitim gören hemen her Japon ağır bir finansal yükün altında eziliyor. Sonuç olarak da, bu ezilme “pedallara daha güçlü ve daha hızlı basmasına” sebep oluyor. Seksenli yıllarda, ortalama yıllık 2200 saat çalışan Japonların, ortalama çalışma süresi günümüzde yılda 1800 saate düşmüş olsa da, çalışan nüfusun %30’dan fazlası haftada 49 saat ve üzerinde çalışıyor; bu oran ABD’nde %16.6, İngiltere’de %12.5, Fransa’da %10.4 ve Almanya’da %10.1. Bu tablonun sonucu, geçen yıl Japonya’da yaklaşık 500 kişi karoshi’den, yani aşırı çalışmaktan öldüğü teşhisi ile resmi kayıtlara geçmiş.

Yaşlanan Japonya, aşırı çalışan Japonya, umudunu yitiren Japonya ve hüzünlenen Japonya…. Ancak konunun bir de daha derin irdelenmesi gereken boyutu var. Yaşlanan nüfusun ekonomik yükünün giderek gücü artan bir bombaya dönüştüğünü iddia edenlerin sayısı hiç de az değil. Bu bağlamda 2025 yılı için yapılan hesaplamalar, 75 yaş üzeri nüfusun 22 milyon kişiye yaklaşacağını ve her 5 kişiden birinin bu yaşın üzerinde olacağını gösteriyor. Benzer çalışmalar erken bunamadan muzdarip Japonların sayısının ise 2025 yılında 7 milyonun altında olmayacağını hesaplıyor. Yaşlılar için bakımın kapsamının aynı hızda artamayacağı öngörülürse, bilinci yerinde olmayan binlerce, yüzbinlerce kişinin sokaklarda dolaşması riski sanırım birçok karar vericinin uykusunu kaçırıyor. Bu öngörüleri çok da akıldışı bulmayanlar, geçen sene hızlı trende kendisini ateşe verip bir başka bir yolcuyu da öldürüren 71 yaşındaki bir Japon ile bu sene Tokyo’daki samba festivaline molotof kokteyller attıktann sonra kendisini asan 68 yaşındaki başka bir Japonun ibret verici hikayelerini hatırlatıyorlar. İntihar eğiliminin, çevreye de zarar verme eğilimine dönüşmesi, hatta bilinç kaybının bu dönüşümü istemsiz olarak tetiklemesi Japonya’nın önündeki yol haritasını giderek zorlaştırabilir. Michael Hoffman’ın kehaneti ile, Japonya “yaşlı teröristlerin” sayısının arttığı bir toplum olmaya aday olabilir mi? Bilemiyorum, ancak bu ülkeye gitmeye niyeti olanları gecikmeden yola çıkmaya davet ediyorum.

 

 

 

No Comments

Post A Comment