SORANIN BİR YÜZÜ KARA !

 

SORANIN BİR YÜZÜ KARA !

 

“Döviz kuruna dayalı istikrar programları üç safhadan geçerler: İlk safha çok yararlıdır…istikrarı getirir. İkinci safhadan itibaren kurun artarak değer kazandığı anlaşılsa da birşeyler yapmak söz konusu olamaz. Üçüncü ve son safhada ise, birşeyler yapmak için çok geçtir. Kurun değerlenmesi önemli bir devalüasyonu kaçınılmaz kılar. Fakat siyaset buna müsaade etmez. İnkar ile biraz daha zaman geçer, ve sonra –biraz daha- ta ki, kötü haberler birikerek çöküşe neden olur.”

 

DORNBUSCH VE IMF’İN SAPTAMALARI

 

Yukarıdaki satırlar son iki hafta içinde ulusal ve uluslar arası medyada Türkiye üzerine yapılan değerlendirmeler arasında yer almıyor. Yukarıdaki satırlar 1997’de kaleme alınmış. Satırların yazarı olan ekonomist Ridiger Dornbusch’un işaret ettiği ülke ise Meksika ve 1994 krizi. Ülkemizde yaşananları basit bir biçimde özetleyen bu gözlem, yaklaşık 15 ay önce, Türkiye programa geçilirken bilinmiyor muydu? Kuşkusuz biliniyordu.

 

Eichengreen ve Masson’un 1998 yılında IMF tarafından desteklenen çalışmasında “kur çıpası benzeri” uygulamalardan daha esnek politikalara “geçiş” senaryoları incelenirken de gelişmekte olan ülkelerin “esnek kur sistemlerinden daha büyük fayda sağlayacağının” altı çizilmişti. Pekiyi diyeceksiniz ki IMF dahil herkes aksini savunurken Türkiye neden “kur çıpasına” takıldı ?

 

PROGRAMIN MİMARI FISCHER

 

Sanıyoruz bunun temel sebebi IMF Başkan Yardımcısı Stanley Fischer’in “üç haneli enflasyondan kurtulmak üzere uygulanan başarılı programlar arasında, kur çıpasının kullanılmadığı çok az örneğin bulunduğuna” dair düşüncesi. Fischer bu düşüncesini IMF destekli politikalarla enflasyonu düşürmeyi başaran Polonya, Şili ve İsrail örnekleriyle pekiştirerek Türkiye’nin 17. IMF anlaşmasının fikir babası oldu. Bu çerçevede, özellikle Şili ve Polonya’nın 1990lı yıllarda “kur çıpasından” esnek kura geçişlerinden ilham alınarak daha program tasarlanırken, 18.ayın sonunda kur bandına geçişin öngörülmesi yabancı uzmanlar tarafından dahi “yaratıcı” olarak değerlendirilmişti.

 

UZLAŞMA VE İLETİŞİM EKSİKLİĞİ

 

Şubat 2001 sonu itibarı ile enflasyonun %30’un altına düşmesi programın hedeflenen hızda olmasa da amaca yaklaştığını gösteriyordu. 14 ayda %70lerden gelinen bu nokta, aynı zamanda son 15 yılın en düşük enflasyonuna da işaret ediyor. Ancak sanıyoruz, başta hükümet olarak unutulan ve toplum olarak da atladığımız nokta Türkiye’nin son 25 yılına damga vuran “enflasyon belası”ndan kurtulmanın sadece “kur çıpası” ve bastırılmış kamu ve özel sektör fiyatları ile mümkün olamayacağıydı. Ondört ayda programın para politikası ve kur ile ilgili hedeflerine uyulurken, kamunun yeniden yapılandırılması ve özelleştirme ile ilgili konularda alınan yol sınırlı kaldı. Bu arada “uzlaşma”dan ziyade uygulamaların “empoze” edilmeye çalışılması ve toplumun bilgilendirilmemesi bilinçli veya bilinçsizce verilen desteği yetersiz kıldı. Programın teknik detaylarından ziyade içinden geçilen dönemin “vehametinin” anlatılabilmesi dahi yeterli olabilirdi. Kemal Derviş’in göreve gelir gelmez Ziraat Bankası ile ilgili verdiği çarpıcı örnek bizce toplumda büyük etki yarattı. Türkiye’nin yıllardır görev zararları yüklenen en büyük bankasının, bu zararların finansmanı için bir günde yaptığı faiz harcaması, yıllık personel ücretlerine verdiği rakamdan daha yüksekti.

 

GELDİĞİMİZ NOKTA

 

Geldiğimiz noktada Türkiye on gün önce daha oranı tam olarak bilinemeyen bir “devalüasyon” yapmış, 10 gün sonra belki de tarihinin en önemli itfası öncesinde Hazine’sinin en üst koltuğu boş ve bankacılık sektörünün tümü “sallanırken” bankacılık kanununu son iki senede üçüncü defa tartışır durumda olan bir ülke. Bugün ihracat ve turizme dayalı bir “kurtuluşu” çare olarak gören bizler dalgalı kur sistemini dahi “layıkıyla” tartışmış değiliz. Örneğin zayıf finans sistemi ile Türkiye’nin dalgalı kur sistemine ve kontrolsüz yabancı sermaye hareketlerine ne kadar tahammül edebileceği konusunda hangimizin fikri var? Haydi bizi geçin, acaba kaç bakanımız bu konuda düşünme ihtiyacı duydu ? Ya da Merkez Bankası’nın dalgalı kurdan “yarı-kontrollü” yönetime geçme zamanı gelecek mi? Soruları uzatmayacağız, ancak bir noktanın altını bir kez daha çizelim; kur stratejisinden bağımsız olarak makroekonomik ve yapısal politikalarını acilen yenilemeyen veya en azından belirlemeyen Türkiye için maalesef çıkış şansı çok fazla değil.

 

SORANIN BİR YÜZÜ KARA, CEVAPLAMAYAN …………….

 

Son olarak tatminkar bir cevap alana kadar bir vatandaş olarak sormaya kararlı olduğumuz Kemal Derviş’e bağlı kurumlar konusunu tekrar gündeme getiriyoruz. Neden sadece DSP’nin sorumluluğundaki kamu kurumları Sayın Derviş’in “koordinasyon alanına” dahil ediliyor ?

 

 

No Comments

Post A Comment