SATMAYACAĞIZ

 

SATMAYACAĞIZ

Yabancı sermaye neden Türkiye’ye arzu edilen hacimlerde gelmiyor, sorusunun cevabını aradığımız yazıya gelen “ilginç” yorumları okurken, hafta içinde medyanın gündemine “Satmayacağız” başlığı düştü. Koç grubu ile ortak yatırım fırsatlarını araştırmak üzere Türkiye’ye gelen Amerikan grubunun ziyareti sonrasında bazı işadamlarımız, bu tip şirketlerin “ucuza kapatacak” şirket aradıklarını ve ne pahasına olursa olsun şirketlerini satmayarak, direneceklerini dile getirdi.

 

EVLENEMEYEN BANKALAR FONA DEVREDİLDİ

 

Birkaç ay önce TMSF’na devredilen bazı bankaların “son aşamasına” geldiği basına yansıyan “yabancılarla evlilik” görüşmelerini neden tamamlayamadıklarını çok merak etmiştik. Ancak sonra bankalarını devretmenin, banka sahipleri için yabancılarla ortaklık veya hisse satışı yapmaktan daha cazip olduğuna kanaat getirdik ! Zira aksi olsaydı, ne olduğunu bilemediğimiz şartlarda ısrarcı olmazlar ve belki bugün farklı bir noktada olabilirlerdi.

 

Benzer bir yaklaşımla, TMSF tarafından satışa çıkartılan bankalara talip olan yerli ve yabancı yatırımcılar, fiyat belirlenmesinde bu bankaların devlete maliyetinin değil de, bankaların “uzman” ve kaynak sorunu çekmeyen yatırımcılar tarafından ekonomiye kazandırılmasının öncelik sahibi olması gerektiği inancındalar.

 

Yukarıda sizlerle paylaştığımız üç örnek de bize “kurumsal finansman” konulu kitapların ilk sayfalarında büyük harflerle yazılan bir varsayımı hatırlatıyor: “Uzun vadede karlı olan bir işletmen varsa, bunu başkalarıyla paylaşman akılcıl değil”. Yani kurumlar finansman politikalarını şirketin diğer stratejileri, hedefleri ve en önemlisi de çevresel şartlarla birlikte belirlemek ve uygulamak zorunda.

 

TÜRKİYE’DE YATIRIM AKILCIL MI?

 

Şimdi izninizle tekrar en başa dönelim ve yorumlamaya çalışalım. Yeterli sermayeye sahip olmayan, küresel rekabetin sıcaklığını her geçen gün sırtında hisseden ve daha da önemlisi güvenin hakim olmadığı istikrarsız ekonomik koşullarda faaliyetini sürdürmek zorunda olan Türk şirketlerine talip olan yabancı yatırımcılar acaba akılcıl davranmıyorlar mı? Hatta sorumuzu daha da karmaşık hale getirmek için aynı Türk şirketlerinin son 3 yılda sayısız iç ve dış krizi atlattıklarını da ekleyelim. Durun daha bitmedi, grup ilişkileri son derece karmaşık, hesapları ve kayıtları düzgün tutulmamış ve boyut olarak da uluslar arası “normlara” göre küçük kalan aile şirketlerinin ekonomik sistemimizde ağırlıklı olduğunu da belirtelim. Bu şirketlere “talip” olan ve hala akılcıl davrandıklarını varsaydığımız yabancı yatırımcılar, yukarıdaki yaklaşıma göre “satmayız” cevabını alacaklar demektir.

 

ÇIKIŞ YOLU BULUNDU !

 

Bu “asil” cevap aslında bizi sadece sevindirir ! Demek ki Türk yatırımcısı, sanayicisi, işadamı bu zor şartlarda dahi ülkesine, ekonomisine, sektörüne, şirketine ve en önemlisi kendisine olan güvenini kaybetmemiş. Kerem Alkin ‘in NTV’de sunduğu “Çıkış Yolu” demek ki birilerine “ilham kaynağı” olabilmiş. Aslında pek öyle değil, “satmayız” çünkü “bunlar fırsatçı, bizi ucuza kapatmak istiyorlar” ! Ne yapalım o zaman ? “Bize kaynak yaratın, bizi teşvik edin, üretim yapalım, pastayı büyütelim, şirketler büyüsün, vergi gelirleri artsın, dertler bitsin”.

 

VERGİLER UMUT VERMİYOR

 

Sabah gazetesinde 30 Haziran 1998 tarihinde Mehmet Altan, İlhan Kesici’nin Kurumlar Vergisi ile ilgili saptamalarına yer vermiş. Bundan yaklaşık 3 yıl önce yapılan bu tespitin ne kadar güncel olduğuna siz karar verin: “ …ücretliler 80 dolar verdi (kurumlar vergisi), beyannameliler 60 dolar verdi, götürücüler (götürü usulü çalışanlar) 6 dolar/ay verdi; limited şirketler de 60 dolar/ay vergi verdiler…..85 bin tane anonim şirket demek, Türkiye’nin ticari anlamda en parlak beyinlerinin, zihinlerinin, teşebbüs kabiliyeti olan insanlarının sermayelerinin bu devlete, bu millete ödediği vergidir; ayda 1000 dolar”.

 

SATMAYIN AMA…..

 

“Satmayacağız” ! Satmayın ama “Çıkış Yolu”nu da gelin beraber bulalım. Türkiye’ye cumhuriyetin kuruluşundan bu yana gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımı, AB kapısındaki “rakiplerimize”, bir yılda geliyorsa, Brezilya bir yılda otuz milyar doları çekebiliyorsa, bunun sorumluluğunun tamamını ekonomiyi yönetenlere, hükümetlere atmayalım. Satmayalım ama “ekonomiyi kayda alacağız” diyenlere de kızmayalım. Satmayalım ama ücretliler kadar vergi vermekten de utanalım. Satmayalım ama “saha kötü, hakem yanlı, hava berbat” diye mazeretlerin üzerine de yatmayalım.

 

SÖZ SİZDE !

 

Sorumuzu sormaya devam edelim. Neden sadece DSP’nin sorumluluğundaki kamu kurumları Sayın Derviş’in “koordinasyon alanına” dahil ediliyor? Sayın Derviş, CNN’de belirtildiği
gibi Ekonomi Bakanı mıdır, yoksa DSP kontenjanından gelen Hazineden sorumlu
Devlet Bakanı mı?

 

Bu hafta, bir okurumuzdan gelen ilginç cevabı da özetleyerek sizlerle paylaşmak istiyoruz: ”Maalesef Sayın Derviş, şu anda sadece DSP kontenjanından gelen Hazineden sorumlu Devlet Bakanıdır…. Basiretsiz bir koalisyondan şu an için daha fazlasını beklemek fazla iyimserlik olur. Zaten göreve başlar başlamaz Ekonomi Bakanı olsa ve tüm birimler parti farkı gözetmeksizin Derviş’e bağlanabilseydi (partiler bunu yapabilselerdi),
Derviş’in gelmesine gerek kalmaz, ülke de bu duruma düşmezdi ! ”

 

Siz ne dersiniz ?

 

No Comments

Post A Comment