ÖNCE HESAP SORMAYI ÖĞRENECEĞİZ!

 

ÖNCE HESAP SORMAYI ÖĞRENECEĞİZ!

 

21.yüzyıl Kurumsal Yöneti(şi)min artan şekilde önem kazanacağını ve gündemde yer alacağını göreceğimiz bir dönemin başlangıcı olacak. Küreselleşen ve giderek tek pazar haline almaya yönelen dünya ekonomisinde artık yatırım kararlarında sınırların olabildiğince ortadan kalktığını görüyoruz. Bu çerçevede de dinamik ve mobil sermaye, portföy yatırımları ve hatta doğrudan yatırımlar kapsamında bir ülkeden bir ülkeye çok kısa zaman içinde hareket edebiliyor. Bu köşede daha önce dile getirdiğimiz üzere, geçtiğimiz yıl içinde stratejik danışmanlık firması McKinsey tarafından yapılan küresel bir anket, yatırımcıların %80’nin iyi yönetişim prensiplerine sahip bir şirkete, kötü yönetilen bir şirkete oranla daha fazla bedel ödemeye hazır olduğunu gösteriyor.

 

IMF ile yapılan son dönem görüşmeler ve özellikle kamu sektörünün yeniden yapılandırılması kapsamındaki çalışmalarda da artan şekilde “yönetişim” kavramına değinildiğini gözlemliyoruz. OECD, 1999 yılında hazırladığı kodunda Kurumsal Yöneti(şi)mi “kurumların üst yönetimi ile hissedarları ve paydaşları arasındaki ilişkiler demeti” olarak tanımlıyor. Gene bu kapsamda “Kurumsal Yöneti(şi)min kurum hedeflerinin belirlenmesi ve ulaşılması yönündeki alt yapıyı firmaya sağladığının” altı çiziliyor. Bu tanıma bakarak aslında Kurumsal Yöneti(şi)min değişik tanımlar ve adlar altında hemen hemen dünyanın her yerinde mevcut olması gereken bir kavram olduğunu söylemek mümkün. Fakat özellikle Kurumsal Yöneti(şi)me yönelik mevzuat alt yapısının gelişiminin, yukarıda değindiğimiz anketin sonuçları ile paralel olarak, finans piyasalarının gelişmiş olduğu İngiltere ve Amerika’daki uzman yatırımcıların talepleri ile hızlandığını söyleyebiliriz. Aslında bu çerçevede Kıta Avrupa’sında Kurumsal Yöneti(şi)min algılanmasının İngiltere ve Amerika’dan daha farklı olduğunu söylemek de pek yanlış olmayacak. Kıta Avrupası ülkelerinde, sıklıkla görev yapan profesyonel yöneticilerin sadece hissedarlara değil, tüm paydaşlara (hissedarlar, çalışanlar, borçlular, finans kurumları, vs.) yönelik önemli sorumlulukları olduğunu varsayılıyor.

 

Kurumsal Yöneti(şi)me yönelik duyarlılığın algılanmasının uzun zaman almasına karşın hemen hemen tüm ülkelerde ve bu ülkelerde faaliyet gösteren şirketlerde konunun gelişimi son derece hızlı olmuş. Bunun da temel sebebinin küresel yatırımcıların yoğun talepleri olduğunu söyleyebiliriz. Diğer taraftan, gene yatırımcıların ve piyasa aktörlerinin beklentileri ile aynı yönde olacak şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nden başlayan alt yapı ve mevzuat oluşturma gayretlerinin Avrupa Birliği’nde de hızlanarak devam ettiğini gözlemliyoruz. Örneğin yakın zamanda artan şirket birleşme ve evliliklerinde “yutulan” şirket hissedarlarına eşit ve adil uygulamaların yapılması amacıyla oluşturulan çalışma grubu bunun bir göstergesi. Gene bu çerçevede geçtiğimiz Temmuz ayında Avrupa Birliği’nin yayınladığı “Kurumsal Sosyal Sorumluluk” konulu bildirgenin de iyi yönetişimin artırılmasına yönelik bir adım olduğunu söyleyebiliriz.

 

Bu köşede defalarca dile getirdiğimiz üzere Kurumsal Yöneti(şi)min gelişmesinin sac ayaklarından birinin de yönetim kurullarına dışardan atanacak bağımsız üyelerin olduğu kabul ediliyor. Büyük fonlara hükmeden sigorta şirketlerinin oluşturduğu İngiltere Sigortacılar Birliği sözcüsü, yaptıkları yatırımlarda elde ettikleri önemli kazançlardan bir tanesinin “yatırım yaptıkları kurumlarda doğru soruları soracak, dışardan atanmış üyelerin mevcudiyetinin önemini” anlamak olarak belirtirken, en az bunun kadar önemli bir diğer noktanın da “aynı üyelerin sordukları soruların cevaplarını da ısrarla talep etmeleri” olduğunun altını çiziyor. Ülkemizde ise yönetim kurulları sıklıkla mevzuatta bulunan mecburiyetler nedeniyle oluşturulan ve aile şirketlerinde aynı soyadlı aile üyelerinin, kamu kurumlarında ise değişik partilerin yandaşlarının görev yaptığı organlar olarak gündeme geliyorlar. Aslında Avrupa Birliği’ne aday onüç ülke arasında yeralan Türkiye’nin önündeki yolun uzunluğunu veya kısalığını tartışmaktan ziyade yukarda yapmaya çalıştığımız yaklaşım farklılığını irdelemek dahi bizi Avrupa Birliği’ne daha fazla yaklaştırabilir. Avrupa Birliği’ne aday ülkeler arasında yeralan Polonya ticaret kanununu Avrupa Birliği ile uyumlaştırmak amacıyla 1 Ocak 2001’de yeni “ticari şirketler kodunu” hayata geçirerek önemli bir adım attı. Polonya’da değiştirilen ticari kanunun 1934’den beri yürürlükte olduğunu söylememiz sanıyoruz atılan adımın ne kadar çarpıcı ve önemli olduğunu gösterebilir. Gene bu kapsamda geçtiğimiz aylarda Rusya’da Gasprom adlı kamu enerji şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı Rem Viakhirev’in yerine Alexiev Miller’in getirilmesi, birçok yatırımcı tarafından artık Rusya’da da kamu kurumlarının daha şeffaf idare edileceği yönündeki bir gösterge olarak algılandı. Rus şirketleri de uluslararası finans imkanlarına ve doğrudan sermaye yatırımlarına ulaşabilmek için Kurumsal Yöneti(şi)m standartlarını iyileştirmelerinin şart olduğunu anladıklarını gösteren politikalar sergiliyorlar.

 

İlginç olan bir başka konu ise uzun yıllardır özellikle kamu ile yürütülen projelerde ilişkilerin ve bu ilişkileri kuracak insanların ne kadar önemli olduğunu son derece iyi kavramış bir ülkede yaşıyor olmamıza rağmen yönetim kurullarına dışardan üye atamak konusunda göstermekte olduğumuz bu direnç. Örneğin benzer bir felsefeye sahip olan birçok İsviçre şirketi de kamu veya özel sektörün etkili isimlerini yönetim kurullarına atamayı “ilişki yönetimini” gözönünde bulundurarak, yıllardır alışkanlık haline getirmiş durumda. Bu çerçevede dışardan bağımsız yönetim kurulu üyelerinin atanmasının kurumlara sağlayacağı katkının sadece yatırımcılar tarafından öngörülen bir kontrol olmadığı ve önemli sinerjiler elde edilebileceği de anlaşılabiliyor. Sanıyoruz bu tür örnekler ile ülkemiz arasındaki en büyük farklılık da halka açıklık oranının çok düşük olması sebebiyle büyük ortakların hala şirketlerin yönetimini önemli ölçüde kontrol edebilme ve bunu da olabildiğince hesap vermeden yapabilme şansına sahip olabilmesi. Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer’in belirttiği gibi “sivil toplum örgütlerinin etkin olarak çalışması ve tüm kamu kurum ve yöneticilerinden hesap sorabilmeyi bilmesi” ne kadar kritik ise, aynı çerçevede Türkiye’de halka açık olmanın yaygınlaşması ve halka açıklık oranının artması da benzer hesap sorma faydaları nedeniyle o kadar önemli.

 

Özetle finansal krizden çıkmak üzere IMF ve benzer finans kurumları ile yapacağımız görüşmelerden başlayıp Avrupa Birliği’ne tam üyeliğe kadar devam eden sürecin başarı ile sonuçlanması Türk toplumunun pek de alışık olmadığı şekilde her kademesiyle hesap sormayı ve kuşkusuz hesap verebilmeyi öğrenmesi ile mümkün olabilecek.

 

 

No Comments

Post A Comment