ONBEŞ KANUN NEDEN ÇIKMAZ ?

 

YASED başkanı Faruk Yöneyman’ı izlerken, nedense TESEV’in desteğiyle Şubat ayında hazırlanan Yolsuzluk Araştırması’nı hatırladık. Yöneyman, Türkiye’nin doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında (FDI) “hak ettiği” payı alamadığına ve yıllık bir milyar dolar seviyelerinde takılıp kaldığına işaret ederken, benzer ülkelerle karşılaştırıldığında toplam on milyar dolar seviyesindeki FDI stokunun çok düşük kaldığını ve Türkiye’nin yıllık beş milyar dolar FDI çekebilecek kapasitede olduğunun altını çiziyordu.

 

Geçtiğimiz haftalarda bu köşede incelemeye çalıştığımız Brezilya’ya 1999 yılında, “dalgalı kura” geçer geçmez 30 milyar dolar civarında FDI geldiğine işaret etmiştik. Türkiye ise son beş ayda yaşadığı iki önemli kriz ve enflasyonla mücadele programını terketmesinin cezasını önemli bir güven bunalımı ile çekmeye devam ediyor.

 

Gelelim Yöneyman’ın açıklamalarının TESEV raporunu neden anımsattığına… TESEV’in 17 ilde 3000’in üzerinde kişiyle birebir mülakatlar yaparak, bir ayda tamamladığı ilginç çalışmasında, sorulan soruların birisi “Son iki yıl içerisinde işinizin düştüğü kurumlarda kuraldışı bir ödeme yaptınız veya hediye verdiniz mi?” idi. Bu soruya verilen cevaplar, gümrük, tapu dairesi, mahkeme ve vergi dairelerine giden vatandaşlarımızın son iki yılda %6-20 oranında “rüşvet” verdiğini gösteriyordu. Bize en ilginç gelen ise, bu sorudan birkaç soru önce kurumlarda rüşvet ve yolsuzluğun yaygınlığına olumlu cevap verenlerin oranı (aynı kurumlar için) on üzerinden 4.9-7.6 arasında değişiyordu. Analizi daha da ilginçleştiren Türkiye’de “yolsuzluklar artıyor” diyenlerin oranı %78 iken, kendisi bunu yaşayanların oranı %20lerde kalıyordu.

 

Geçtiğimiz yıl sonunda Dünya Bankası (WB) ve Avrupa Kalkınma Bankası (EBRD) tarafından Doğu Avrupa ve eski Rus cumhuriyetlerinde faaliyet gösteren şirketlere yönelik olarak yapılan benzer bir araştırmaya 3000in üzerinde firma yanıt vermiş. AC Nielsen tarafından yürütülen çalışmada işlerinin yürümesi için rüşvet verenlerin oranı %7.7 (Slovenya) ile % 59.3 (Azerbaycan) arasında değişiyor. Rüşvet olarak verilen miktarlar ise şirketlerin yıllık gelirlerinin % 2.1’i (Hırvatistan) ile %8.1’i (Gürcistan) arasında değişiyor. Araştırmanın sonucu, geçiş dönemindeki gelişmekte olan ülke ekonomilerinde bazı firmaların imtiyazlı haklar almasının kaçınılmaz olduğuna işaret ediyor. Bu sonucu “merkezi” idare edilen Doğu Avrupa ekonomilerinin liberalleşme çabası içinde oldukları on yılda, devletçi politikalardan uzaklaşırken çektiği sancılar olarak da yorumlamak mümkün.

 

İki araştırmanın sonuçlarına bakarak bir yabancı yatırımcının hangi ülkeye yatırım yapmasını beklersiniz ? Örneğin yüz firmadan otuzüçünün rüşvet ile iş bitirdiği ve şirketlerin yıllık gelirinin %2.5’ini rüşvet olarak dağıttığı Polonya’ya mı, yoksa rüşvet verenlerin oranının %20leri geçmediği Türkiye’ye mi? Sizi bilmiyoruz ama “ecnebilerin” tercihi Polonya olmuş. 160 milyar dolarlık Polonya ekonomisinde FDI stoku 40 milyar doları aşmış. FDI rakamı 50 milyar dolarlık Macar ekonomisinde 20 milyar doların üzerinde. Aynı Macaristan’da da her yüz firmadan otuziki tanesi rüşvetsiz iş yapamadığına işaret ediyor.

 

Yanlış anlamaları önlemek amacıyla önceden altını çizelim; rüşvet ve yolsuzluğa rağmen gelişmenin mümkün olduğunu kanıtlamaya çalışıyor değiliz. Aksine Türkiye’nin içinde bulunduğu “yolsuzluk” sarmalının TESEV çalışmasında çıkan sonuçtan çok daha vahim olduğunu ve bu sebeple de yabancı yatırımcılara “güven” aşılamanın en büyük öncelik olması gerektiğine işaret etmekteyiz. İsviçre’de yabancı yatırımcılar arasında yapılan bir araştırma, yatırım kararında belirleyici unsurun “kapsamlı bir mevzuatın mevcudiyeti” olduğunu göstermiş. İkinci kriter ise bu mevzuatın “keyfi” olarak değiştirilememesi imiş. “Mevzuat” tanımının içine vergi kanunlarını da koyabilirsiniz, bütçe kanununu da, Merkez Bankası kanununu da…. Bu çerçevede inanın ki, Türkiye’ye dışarıdan bakanları, onbeş kanunu “nasıl çıkartırızı” değil de, “neden çıkartamayızı” tartışarak son derece olumlu etkiliyoruz !

 

Sizlerden gelen olumlu tepkilerle sormaya devam ediyoruz: Neden sadece DSP’nin sorumluluğundaki kamu kurumları Sayın Derviş’in “koordinasyon alanına” dahil ediliyor ? Sayın Derviş, CNN’de belirtildiği gibi Ekonomi Bakanı mıdır, yoksa DSP kontenjanından gelen Hazineden sorumlu Devlet Bakanı mı ? Yanıtlarınızı göndermeye devam edin.

 

 

 

 

No Comments

Post A Comment