MESLEKİ EĞİTİM; YİNE, YENİ, YENİDEN….

 

MESLEKİ EĞİTİM; YİNE, YENİ, YENİDEN….

Çok sevdiğim, sıcak bulduğum kelimelerden birisidir “zanaatkarlık”. Aslında, yüzyıllar önce Osmanlı döneminden gelen bir yaklaşımı, uygulamayı tanımlayan bir terim; tarihi kökleri sadece iş hayatında değil, toplumun sosyokültürel genlerine kadar yansıyor. Zanaati, bireylerin maddi ihtiyaçlarını karşılamak için üstlendikleri eğitim ve tecrübe gerektiren işlere verilen genel ad olarak tanımlamak mümkün. Ayrıca hüner ve marifet anlamlarına da geliyor zanaat terimi; işle veya meslekle uğraşanların ustalığına ve bu maharete sahip olan kimselere de zanaatkar diyoruz. Sanayi devriminden sonra zanaatlar büyük ölçüde sarsılmış. Seri imalat ile birlikte bir çok zanaat ortadan kalkmış veya değişmiş, yeni zanaat alanları doğmuş. Toplumdaki zanaatkar sayısı azalsa da, mesleki ve özellikle teknik eğitimin, toplumsal genlerimize zanaatkarlık alışkanlığı ile yüzyıllar önce girdiği gerçeğini değiştirmek mümkün olmayacaktır.

 

ÜNİVERSİTE KAPISINDA YIĞILMA

Mesleki eğitim yüzyıllar önce genlerine giren bir toplum olarak, nedense mesleki eğitimi üniversite lisans eğitimine alternatif olarak göremiyoruz. Bu sene üniversiteye giriş sınavına girmek için kayıt olan adayların yaklaşık üçte biri (yaklaşık 510,000 kişi) mesleki liselerinde okuyan veya mezun olmuş öğrenciler. Bu rakam geçen seneye göre yaklaşık 100 bin artış göstermiş. Bu artışı katsayı konusundaki olası değişikler ve beklentilere bağlayabilirsiniz. Ancak bu sene daha çarpıcı bir istatistik daha var; sınava girenlerin yaklaşık 260 bini, şansını ikinci kez deneyenler ve bunların arasında 62,000 kişi de üniversite mezunu ! Bu rakamlar aslında Türkiye’nin probleminin isşizlik değil, de mesleksizlik olduğunun en büyük göstergesi. Eğitim kuşkusuz şart ! Ancak ortalaması dört yılın altında eğitim birikimi olan bir toplumda hala eğitimi üniversite eğitimi ile özdeşleştirmemiz ve bu yüzden de üniversite kapılarına yığılmamız ne kadar doğru ?

 

ÜNİVERSİTE SINAVINDA SIFIR ÇEKENLER !

Geçen sene üniversite sınavına girenler arasında puanı hesaplanamayan tam 30 bin kişi var. Yani başka bir deyişle “sıfır” ve hatta eksi çeken (malum “üç yanlış bir doğruyu götürüyor”) tam otuz bin gençten bahsediyoruz. Bu grubun içine girdiğinizde, daha da ilginç bir istatistiğe ulaşıyorsunuz; otuzbin kişinin %98.5’i meslek liselerinden gelenler. Yani başka bir deyişle “katsayı mağdurları”. Aslında bizim mağdur olarak sınıflandırdığımız kitlenin, sınavda en başarısız olan grubu da oluşturduğu ortaya çıkıyor.

 

Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de ilköğretimden mezun olanların yaklaşık yüzde 30`u meslek liselerine, yüzde 70`i ise genel liselere gidiyor. Avrupa Birliği ülkelerinde ise bu dağılım `yüzde 65 meslek lisesi, yüzde 35 genel lise` şeklinde gerçekleşiyor. Türkiye`deki katsayı engeli sebebiyle meslek liselerine yönelik talebin az olduğu iddia edilebilir. Ancak ilginç olan, meslek lisesi mezunlarının da mesleklerini icra etmeye değil, üniversite kapısına koşmaları. Meslek liselerinin, adı üzerinde, meslek kazandırmaya yönelik bir eğitim vermesi öngörülürken, nedense ülkemizde herkes üniversite mezunu olmanın gayreti içinde. Bir yanda milyonlarca insan üniversite kapısını zorluyor, ama diğer taraftan da “üniversiteli işsizler” hala birçok medya organına manşet olabiliyor. Bu ilişkide hatalı olan birşeyler yok mu ?

 

DOĞRU EĞİTİM NEDİR ?

Aslında “doğru” eğitimi almadığınız sürece, üniversite diplomasının iş bulmada pek bir değeri yok. Pekiyi de “doğru” eğitim hangisi, diyenleri duyar gibiyim. “Doğru” eğitim, bireye talep görecek, doğru beceri ve yetkinlikleri sunan program olarak tanımlanabilir mi ? Bu noktada, madalyonun öteki yüzünü çevirmek ise tartışmaya yeni bir boyut katacak. Türkiye genç nüfusun işsizliğinde %25’lik bir orana ulaşırken “doğru” eğitim almış, “kalifiye” personel bulamayan işverenlerin sayısı hiç de az değil. Bu ne yaman çelişki değil mi ? Bu çelişkinin temelinde ise eğitim sisteminin yetersizliğinin yanısıra, meslek lisesi mezunlarının, üniversite yolunda ilerleme arzusu da önemli rol oynuyor. Sosyo kültürel olarak hala üniversite mezunu olmanın her ailenin, ebeveynin ve çocuğun hedefi ve hayali olmaya devam ediyor. Hatta hala lise ve yüksek okul mezunu olanların askerlik yükümlülüklerinin farklı olduğu bir ülkede bu sorunu çözebilmek pek de kolay olmayacak.

 

Özetlersek, çocuklarımıza yeterli seviyede kaliteli eğitimi sunamıyoruz. Otuzbin çocuğumuz üniversite sınavında “sıfır” çekiyor. Okul ve derslik sayısının artması önemli bir performans hedefi olsa da nitelik olarak yeterli olmadığı gözüküyor. Mesleki eğitimi lise düzeyinde verdiğimizi iddia etsek de, ne çocuklarımıza, ne de ailelerine karşı inandırıcı olamıyoruz. Meslek liselerinden mezun olanlar, eğitim alanlarında çalışmaya istekli değil, çalışanlar da işverenlerin beklentilerini karşılamıyor.

 

MERKEZİ PLANLAMA VE EŞGÜDÜM EKSİKLİĞİ

Bunlar yetmezmiş gibi, merkezi planlama yapan Devlet Planlama Teşkilatı adında bir kamu kurumunun bulunduğu güzel ülkemizde, hangi becerilerin, hangi seviyede ve hangi sertifikasyonda verilmesi gerektiğini; yani beceri arzı ile talebinin kesişme noktalarını dahi tespit edemiyoruz. Sonuç olarak da işsizlik oranı artarken, işverenler aradığı becerilerde çalışanları bulamadığından artarak şikayet ediyor. Pekiyi de, bu basit tespitlerin yapılabildiği bir ülkede ne demeye her hafta Milli Eğitim, Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Maliye ve Devlet Bakanları aynı masanın etrafında toplanmaya devam eder ? Kabine toplantıları Türkiye’nin önceliklerinin belirlenmesi ve eşgüdümün sağlanması için yapılmıyor mu ? Türkiye’nin işsizlikden daha önemli kaç sorunu var ?

 

 

 

No Comments

Post A Comment