KURUMSAL YÖNETİŞİM

 

KURUMSAL YÖNETİŞİM

 

TÜSİAD’ın gündeme getirdiği “kurumsal yönetişim” (corporate governance) kavramı aslında gelişmiş ülkeler tarafından özellikle 1990ların başından itibaren tartışılan bir konu. 1970li yıllarda Amerika’dan başlayarak gelişmiş ülkelere yerleşen şirketlerin içinde “yaşayan” profesyonel yöneticilerin şirketin geleceğiyle ilgili kararlarda “ağırlıklı” söz sahibi olması görüşü 1980li yılların sonundan itibaren, sermaye sahibinin öncelikleri ile yöneticilerin hedeflerinin sıklıkla çelişmesi nedeniyle “temsil”(agency) problemlerini gündeme getirmişti.

 

1990lı yıllardan itibaren ise küreselleşme ile birlikte sermaye piyasalarının kurumsal finansman faaliyetlerinde ağırlığı artmaya başladı. Dünya üzerinde “hızla” dolaşan uluslararası sermaye, hedefi olan ülkelerde, şirketlerde azınlık hissesi sahibi de olsa, yönetimde söz sahibi olmayı ve daha önemlisi şeffaf bir yönetim tarzını “ısrarla” talep etmeye başladı. Bugün, bu iki konuda başarılı olan ülkeler yabancı sermaye “çekmekte” de başarılı olabiliyorlar. Özellikle Asya krizinde yara alan yabancı yatırımcıların hemen hepsi, hisse sahibi oldukları şirketlerin “finansal yapılarını” iyi tanıyamamaktan hatta “borçluluklarını ölçememekten yakınınca, konunun önemi daha da iyi anlaşılmaya başlandı.

 

HİNDİSTAN ÖRNEĞİ

 

“Kurumsal yönetişim” konusunda Türkiye gibi çaba harcayan ülkelerden birisi de, bu köşenin sık sık konuğu olan Hindistan. 1990lı yılların başından itibaren yabancı sermayeye kapılarını sonuna kadar açan Hindistan, aile şirketlerinin ve hatta sınıfsal farklılıkların hüküm sürdüğü ekonomisinde hızlı bir değişimi de başlatmış oldu. Ancak geçtiğimiz Nisan ayında halka açık şirketlere yönelik olarak çıkartılan yeni mevzuata kadar alınan yol pek de fazla değildi. Yeni mevzuatın getirdiklerinden en önemlisi şirketlerin Yönetim Kurullarındaki üyelerin üçte birinin bağımsız kişilerden olmasını ve eğer Yönetim Kurulu Başkanı da şirkette yönetici ise, üyelerin yarısının bağımsız olmasını şart koşması idi. Bağımsız ve yetkin yönetim kurulu üyelerinin şirketin performansına olumlu katkılarda bulunmasından daha önemlisi, bu kişiler azınlık hisse senedi sahiplerinin haklarını “gözetme misyonunu” da üstlenmekteler.

 

ÜLKEMİZDE YAŞANANLAR

 

Sermaye piyasalarımızda, dünyaca ünlü yatırımcıların yaşadığı bazı olayları tekrar hatırlatmak istiyoruz. Templeton fonunun Çukurova Elektrik şirketi hissedarlığı sırasında yaşadıklarını Mark Mobius’un kitabında okuyucularla paylaşması ve George Soros’un Yaşar Grubunun eski/yeni yöneticileri ile girdiği ve Wall Street Journal’in sütunlarına da taşınan söz düellosu sadece bizim değil uluslararası finans dünyasının da gündemini işgal etti. Dünyanın sayılı yatırımcılarının yaşadıkları bizim küçük yatırımcılarımızın haklarının nasıl korunabileceği konusunda maalesef olumlu bir gelecek vaat etmiyor. SPK’nun bu konuda hassas olmasına rağmen halka açık şirketlerimizde dahi hala çeşitli adlar altında “imtiyazlı” hisse senedi sahiplerinin şirketi yönlendirmesinin önüne geçilemiyor.

 

EKONOMİNİN GELECEĞİ

 

Mikroekonominin konusu olarak algılanabilecek “yönetişim” konusu tanımlanmamakla birlikte aslında Türkiye’nin makroekonomik geleceğini önemli derecede ilgilendiriyor. Uygulanmakta olan enflasyonla mücadele programının sac ayaklarından en önemlisi olarak gösterebileceğimiz “yapısal reformların” içindeki özelleştirme konusundaki başarı sadece özel sektörün değil “hükümetin” de yönetişim konusunda alacağı kararlara son derece bağlı.

 

ÖZELLEŞTİRME

 

Kamu bankalarının sadece “şekil” olarak özelleştirilmesi, tartışılan kara deliklerin kapatılmasını sağlamaz. Hiçbir yabancı finans kurumunun, uzun vadeli olarak (kısa vadeli portföy yatırımlarını hariç tutuyoruz) kamu bankalarındaki azınlık hissesine talip olacağını düşünmüyoruz. Gene gündemde olan ve %20, %29 veya %34 hissesi satılması düşünülen Telekom’a da yönetim kurulunda alınacak kararları sadece izlemek üzere hiçbir stratejik ortak bulunabileceğine inanamıyoruz. Bugün yaklaşık %5’i halka açık olan ve Istanbul Borsası’nda işlem gören THY gene bir kamu kurumudur. %20’si, %30’u hatta %51’i halka arz edilen fakat kamunun imtiyazlı hakları devam eden, yönetim kurulu üyeleri “atanan” ve koalisyonlarda paylaşılmaya devam eden kamu kurumlarının özelleştirildiği iddia edilemez.   Uluslararası tahkimin yürürlükte olması dahi maalesef “kurumsal yönetişim” konusunda kendini kanıtlayamamış bir Türkiye’nin özellikle özelleştirme konusunda önünü açamayacaktır.

 

 

 

No Comments

Post A Comment