İŞ PLANI-2002

 

İŞ PLANI-2002

 

Yeni bir yıl, yeni bir yılbaşı, yeni umutlar, arkada kalan hayal kırıklıkları…. Geçen senenin ilk yazısına da yukarıdaki başlığı vermişiz. 2001 yılında sizlerle paylaşmayı planladığımız konuları sıraladığımız o yazıyı geriye dönüp tekrar okuduk. Beş ana başlık üzerinde durmuşuz; Enflasyonla mücadele programı ve IMF, tarım, finans sektörü, özelleştirme ve kurumsal yönetim. Bu beş “başlık” arasında yazılarımıza en çok konu olanı ise kuşkusuz “kurumsal yöneti(şi)m” olmuş. Sizlerle defalarca paylaştığımız şekilde, kalpten inancımız da, ülkemizin sıkıntılı dönemden çıkış reçetesinin “iyi yöneti(şi)m” prensiplerini yaygın şekilde benimsemesi olduğu yönünde.

 

Geçen sene başlattığımız geleneği devam ettirerek, 2002 yılında en çok değinmeye gayret edeceğimiz konuları gene bir taslak öneri paketi olarak, sizlerle paylaşmak arzusundayız. Bu sene yazılarımızın üç temel konu etrafında yoğunlaşacağına inanıyoruz.

 

KURUMSAL YÖNETİ(Şİ)M

 

Gerek Türkiye özelinde yaşananlar ve gerekse de küresel ekonomi ile ilgili beklentiler ışığında 2002 yılının, 2001 yılında açılan yaraların sarılmaya çalışılacağı bir yıl olduğunu tahmin ediyoruz. Bu kapsamda da Türkiye, sadece “Ankara” ile sınırlı kalmayacak bir yeniden yapılanmanın etkilerini şiddetli olarak hissedecek. Bugüne kadar IMF, Dünya Bankası, AB istiyor diye yapmaya çalıştığımız veya kendimizi zorunlu hissettiğimiz birçok reformu, toplum olarak, bireyler olarak birbirimizden ve kendimizden hesap sorarak hayata geçirme noktasına geleceğimiz umudunu biz hala taşıyoruz. Diğer yandan kamu kurumlarını, MB, SPK gibi “özerk” kurumları eleştirdiğimiz şeffaflık konusunda özel sektörün, sivil toplum kuruluşlarının, spor kulüplerinin yol alması gerektiğine inanıyoruz. Bu konuları detaylarıyla paylaşmaya devam etme kararlılığındayız.

 

AVRUPA BİRLİĞİ

 

Tarihte hiç olmadığımız kadar yakın olduğumuz Avrupa Birliği’ne tam üyelik adaylığı sürecinin gereklerini “dilimiz döndüğünce” savunmaya gayret edeceğiz. Özellikle ilk etapta 2003 yılı sonuna kadar üye olmaya aday olan Doğu Avrupa ülkeleri ve Kıbrıs’ın doğrularını, olabildiğince “objektif” bir gözle anlamaya ve anlatmaya çalışacağız. Türkiye’nin bir ekonomik “paydaş” olarak AB için önemini, ve AB için Türk pazarının vazgeçilmezliğini de olabildiğince analitik değerlendirmeye gayret edeceğiz. Gene bu kapsamda, 1 Ocak 2002’den itibaren başlayan İspanya’nın dönem başkanlığında alabileceğimiz yolun, müzakerelere başlama amacımız açısından ne kadar kritik olabileceğini şimdiden işaret edelim.

 

EKONOMİK PROGRAM

 

Ekonomiden Sorumlu (ama yetkisi sınırlı !) Devlet Bakanı Kemal Derviş’in liderliğinde yürütülmeye çalışılan ekonomik programı yorumlamaya devam edeceğiz. Bu kez bir farklılık yaparak, finans sektöründeki yapılanmayı ve özelleştirme sürecini “program” genel başlığı altına almak arzusundayız. IMF ile yürütülen çalışmaları ve küresel ekonominin yansımalarını da ele alacağımız bu başlık altında özellikle sizlerden gelen “ilginç” yorum, saptama ve sorulara daha fazla eğilebilmeyi istiyoruz.

 

GÜLE GÜLE 2001 !

 

Geçtiğimiz yılı, Türkiye ekonomisinin “dibe vurduğu” yıl olarak hatırlayabilmeyi arzu ediyoruz. Bu sebeple de 2002 yılının hepimiz açısından son derece önemli bir “değişim” döneminin başlangıcı olmasını umut ediyoruz. Biz 2001 yılında iki büyük “hayal kırıklığı” yaşadık. İlkinde “ekonomik politikalardan ve hedeflerden taviz yok” diyen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı”, iki gün sonra dalgalı kur rejimine geçerek aralarında bizim de olduğumuz milyonlarca ekonomik oyuncuyu “küstürdü”. Daha da acısı, bu “U” dönüşü sonrası, başta başbakan olmak üzere, yetkili hiç kimse çıkıp da “özür dileme” veya açıklama yapmak zahmetine de katlanmadı. Yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için altını çizelim, dalgalı kur veya kur çıpası arasındaki “hangisi daha doğru” tercihinden ziyade, bizim işaret etttiğimiz dünyaya ilan edilen bir programdan caymanın “faturasının” iki bürokrat tarafından ödenmemesi gerektiğidir. Hiçbir “iman tazeleme” ihtiyacı hissedilmeden, “geçen sefer sizi kandırdık ama bu kez farklı” diyerek başlanan bu programa ve tüm ekonomik oyunculardan “fedakarlık” ve destek isteyen “samimi” taleplere biz bu sebeple hep mesafeli kalmayı tercih ettik. Yöneticilerimizin düşünmesi gereken ise, galiba pek de yalnız değiliz !

 

Bizce yılın ikinci hayal kırıklığı ise, birkaç hafta önce Fenerbahçe Yönetim Kurulu’nun “koşulsuz” destek verdiğini her fırsatta ifade ettiği Fenerbahçe futbol takımının teknik direktörü Mustafa Denizli ile yollarını ayırması idi. Mustafa Denizli her ne hata yapmış olursa olsun, “kurumsallaşma” yolunda Aziz Yıldırım başkanlığında önemli adımlar attığına inandığımız Fenerbahçe kulübünün bu icraatını “içimize sindiremedik”. Tamamen “kısa vadeli performans” gözönüne alınarak yapıldığı görüntüsü verilen bu “icraatın” Denizli’den ziyade, Fenerbahçe’ye zarar verdiğine inanıyoruz.

 

Aziz Yıldırım’ın, “kefil olduğu” ancak görevden aldığı teknik direktörler arasında yerini alan Mustafa Denizli’nin başına gelenleri “kurumsal yöneti(şi)m” açısından da ele almak istiyoruz. Kongre üyeleri tarafından seçilen Yönetim Kurulu, profesyonel yönetimi hatalı gördüğü konularda uyarmak, denetlemek ve hatta görevden alarak icraatta bulunmak konusunda ne kadar haklı ise, geçen yıl Fenerbahçe’ye şampiyonluk kazandıran Mustafa Denizli haricinde, Aziz Yıldırım başkanlığında Fenerbahçe’de sezon sonunu gören teknik adamın olmaması da o kadar düşündürücüdür. Dolayısıyla Yönetim Kurulu’nun da “yöneti(şi)m”, en azından “profesyonel yönetici(bu olayda teknik direktör)” seçme konusunda yetkin ve becerikli olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz gerekli değerlendirmeyi yaparak buna karar verecek olan da biz değil, Fenerbahçe Spor Kulübünün Genel Kurulu olacaktır. Onların “hisse sahibi” olarak memnun olmaları halinde, taraftar olarak bizlerin yani “paydaşların” memnuniyeti ikinci planda kalabilir.

 

Yeni yılın tüm okurlarımıza sağlık, mutluluk ve huzur getirmesini diliyoruz.

 

 

 

No Comments

Post A Comment