İNSAN HAYATI GERÇEKTEN UZUYOR MU?

 

İNSAN HAYATI GERÇEKTEN UZUYOR MU?

Odasına girer girmez, “yüz yaşıma kadar yaşamak istiyorum” diyen hastasını sabır ve itina ile muayene eden doktor, “Hayatınızdan içki ve sigarayı tamamen çıkartacaksınız. Uzun ve geç saatte yenen yemeklere son vereceksiniz. Dietinizde de üç beyaz, un, şeker ve tuz olmayacak” demiş. Doktoru dikkatle dinleyen hasta, tavsiyeleri dikkatle dinlemiş ve not almış, ancak işini de garantiye almak için “tavsiyelerinize uyarsam, yüz yaşına kadar yaşayacak mıyım” sorusunu da sormadan geçememiş. Doktor samimiyetle “yüz yaşına kadar yaşar mısınız, bilemem; ama tavsiyelerime uyarsanız, zaman o kadar yavaş geçecek ve günleriniz o kadar uzayacak ki, yüz yaşından daha fazla yaşamış gibi hissedeceksiniz” diye cevaplamış!

Doğduğumdan beri, erkeklerde insan hayatı ortalamada onbir sene, kadınlarda ise oniki sene uzamış*. Yukarıdaki gibi “algıdan değil”, reel olarak “daha fazla” yaşamaktan bahsediyorum. Japon kadınlarının ortalamada 86, İzlanda erkeklerinin de 80 yaşına kadar hayatlarını sürdürecekleri beklentisi var. Her nedense, üç ülke hariç (Afganistan, Ürdün ve Mali), dünyanın her yerinde kadınlar erkeklerden daha uzun yaşıyorlar!

Daha uzun yaşamaktan bahsederken, zaman zaman tıbbın bu konudaki katkısını tanımlamakta zorlanabiliyoruz. Erken teşhis, önlem ve uyarılar, yeni tedavi metodları insan sağlığına ne kadar büyük katkılar sağlasa da, bir doktor arkadaşımın belirttiği gibi, “tıp insanların hayatını uzatıyor ama çoğu zaman hastalık ve dertleri ile birlikte yaşamalarını sağlayarak bunu yapıyor”. Başka bir deyişle son kırk yılda dünyada insan hayatı on senenin üzerinde uzasa da fiziksel ve mental olarak sıkıntı çekenlerin, ve bu yüzden hayatını kaybedenlerin oranı da artıyor*. Hatta yapılan çalışma gösteriyor ki, 1990-2010 yılları arasında yaşam beklentisi artışı kadınlarda 5.1 ve erkeklerde 4.7 yıl olarak gerçekleşse de, bu uzayan hayatın gene sırasıyla sadece 4 ve 3.9 yılı “sağlıklı” geçen yıllardan oluşuyor.

IHME tarafından hazırlanan araştırmaya gore 2010 yılında küresel ölümlerin en büyük “tetikleyicisi” kalp hastalıkları ve krizi olmuş ve yaklaşık 13 milyon kişi hayatını bu sebeplerle kaybetmiş. Karşılaştırma olması açısından, altı yıl süren 2.Dünya Savaşı sırasında asker ve sivil toplam can kaybının 60 milyonun üzerinde olduğunu hatırlayalım; yani kalp hastalıklarından yılda ölenlerin sayısı, 2.Dünya Savaşı’nın yılda yarattığı can kaybına ulaşmış. Kalp rahatsızlıkları ve yüksek kan basıncını, sigara (tütün) ve alkolden dolayı ölenler yakın takip ediyor. Kuşkusuz ölüm sebeplerini “keskin bir biçimde sınıflandırmak” mümkün değil; örtüşmeler de oluyor. Fiziksel hareket, spor eksikliği ve kötü beslenme sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısı da onüç milyona yaklaşıyor. Benzer şekilde, yüksek kan basıncı (%7), alkol (%5.5), sigara (%6.3) ve kötü yaşam ve beslenme (%10) felç ve sakatlıkların da büyük kısmına sebep oluyor.

Yeni yılın ilk yazısını yaşama ve ölüme ayırdım. Zira tam da yeni yılla ilgili kendimizden beklentilerimizi ve yeni dönem için hedeflerimizi belirlediğimiz bu dönemde “vites değiştirerek” yaşayabilmeyi öğrenmek, en önemli beceriler arasında yeralacak. Hatırlatıyorum; bugün hayatınızın geride kalan kısmının ilk günü !

*IHME-Institute for Health Metrics and Evaluation; Global Burden of Disease 2010 Study

 

 

No Comments

Post A Comment