HOŞGELDİNİZ SAYIN TEMİZEL !

 

HOŞGELDİNİZ SAYIN TEMİZEL !

“Off-shorezedeler” hakkında yazdıklarımıza gelen tepkiler değişik olmakla birlikte, özellikle “canı yanan” okuyucularımızdan gelen ortak yorum, Nasreddin Hoca’nın hikayesinde olduğu gibi “hırsızın hiç mi suçu yok ?” noktasında buluşuyordu. Açıkça söylemek gerekirse biz o konuyla hiç mi hiç ilgilenmemeyi yeğliyoruz, zira “hırsızın işi bu” ! Medyaya yansıyan rakamlar doğruysa TSMF’nca el koyulan 5 bankanın toplam zararı 5 milyar dolar civarında imiş. Fon tarafından bu bankalara, bugüne kadar aktarılan kaynak ise 500 milyon doların biraz üzerinde. İlgili bankalarda bulunduğu söylenen off-shore mevduat ise 250 milyon dolar civarında. Yani “bir şekilde” kapatılması gereken toplam zararın %5’i off-shore hesaplarda. Dolayısıyla “5 milyar’ı veren gönlü zengin devletim, 250 milyon’un da ardından bakmaz” yaklaşımı ile konuya bakmak, bütün dertlerimizi bitirebilir!

 

Hafta sonu basına yansıyan haberde, el koyulan bankalardan halka açık olan Yaşarbank hakkında düzenlenen bağımsız denetim raporuna göre bankanın 1999 yılında 558.4 trilyon zarar ettiği açıklanıyordu. “Ticarette kar da var, zarar da” diyerek, bu konunun üzerine yatmak maalesef pek mümkün gözükmüyor. Bir kurumun özkaynaklarının kat be kat üzerinde zarar etmesi olağan bir şey değil. Ancak raporun daha da ilginç olan yanı, uluslararası denetim şirketinin bankanın muhasebe kayıtlarında 530 trilyonluk, neredeyse zarara yakın, düzeltme yapma ihtiyacı hissetmesidir. Hatalı kayıtların yarısından fazlasının geçmiş yıl zararlarının düşük gösterilmesi sonucu oluşan giderler olduğu da belirtilmiş (yaklaşık 259 trilyon). Bahsettiğimiz banka halka açık olan, hisseleri 1999 yılı sonuna kadar İMKB’nda işlem gören, her altı ayda bir bağımsız denetim yaptırma ve mali tablolarını SPK ve İMKB’na raporlama zorunluluğu olan bir kurum. Dolayısıyla yatırımcılar açısından “en iyi” denetlenen ve izlendiği varsayılan kurumlardan bir tanesi. Bu bankanın hisse senetlerine yatırım yapanlar da, bankaya götürüp parasını yatıranlar da nispeten kendisini “güvende” hissetmekte pek de haksız değil. Bizim anlayamadığımız nokta ise el koyulmadan altı ay önce bağımsız denetimden geçen bir kurumda 530 trilyon liralık “muhasebe hatası” nasıl olur da gözden kaçırılır ? Bu gözden kaçırılan hatanın hesabı altı ay önce veya bir yıl önce ilgili kurumun bağımsız denetimini yapan şirketlere soruldu mu veya sorulacak mı?

 

Hukukçu değiliz ama finansal ilişkilerle ilgili temel prensiplerin başında “altına imza atılan borcun” tanımlanabilir olması gerektiğinin geldiğini biliyoruz. %100 devlet garantisi verilerek bilançosunun pasif kısmına “kefil” olunan ticari bankalarda, devletin kendi riskinin boyutunu görebildiğinden ciddi olarak şüpheliyiz. Sınırsız garantiyi, sınırsız mevduat toplama hakkıyla kullanan finans kurumlarının risklerini sürekli takip etmek, denetlemek ve gerektiğinde müdahale etmek, zararı azaltıcı bir yöntem olsa da, yukarıdaki örnek bu yolun bugüne kadar izlenemediğini gösteriyor. Bu şartlar altında, IMF’den “kırk kere yemin ederek alınan” dört milyar doların veya Sayın Bayar ve ekibinin dünyayı dolaşarak toplamaya çalıştığı özelleştirme gelirlerinin hiçbirimize faydası yok; havuzun altı delik olunca, yukarıdan istediğiniz kadar doldurmaya çalışın, beyhude ! Böyle bir tabloda görev alacak Sayın Zekeriya Temizel’e Allah kolaylık versin !

 

mood99@bnet.net.tr

 

 

No Comments

Post A Comment