HİÇBİRŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK !

 

 

HİÇBİRŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK !

 

Çok uzak değil, onbeş yıl önce, soğuk savaş yılları sırasında, dünyanın dengelerinin bu kadar hızlı değişebileceğini kaç kişi öngörebilirdi ? Bir tarafta liderliğini SSCB’nin yaptığı Doğu Bloku, diğer yanda ise ABD’nin başını çektiği “Batılılar”; ortalarında ise başta Güney Amerika ve Afrika olmak üzere birçok gelişmekte olan ülkeyi içine alan ”Üçüncü Dünya Bağlantısızlar Hareketi” yeralıyordu. Bu hareket de gelişmek için ihtiyaç duydukları kaynakları kullanan “Batılılar”a sıklıkla tepki veren bir oluşumdu. 1989’da “duvarın yıkılması” ile tetiklenen ve “tek kutuplu” bir küreye doğru yönelen yapı, 11 Eylül 2001 sonrasında, ABD’nin yanında ve karşısında yeralanlar şeklinde gruplaşmaya kadar vardı. Ortaya çıkan bu “net” resmin renkleri, Afganistan’a yönelik operasyon sırasında da pek birbirine karışmadı. Uluslararası kamuoyunun büyük ölçüde “tek yürek” olarak ABD’nin arkasında yeraldığı bu dönemde Türkiye de, statejik ortağına sonuna kadar destek verdi.

 

Gözlerden kaçmaması gereken detay ise, başkanlık seçiminin hemen ardından Başkan George Bush’un gündemine düşen “enerji” problemiydi. Bush kabinesinin büyük kısmı dünya petrol pazarında, arzda yoğun daralmalar olabileceği ve bu durumun da ABD’nde enerji fiyatları üzerinde büyük bir hassasiyete yol açacağından endişe ediyordu. Bu endişelerle “eşzamanlı” olarak California gibi Amerikan ekonomisi açısından kritik bölgelerde yaşanan sık elektrik kesintileri de gerek Başkan’ın gerekse de diğer kabine üyelerinin kararlılığını ve hassasiyetini arttırdı. Sonuç olarak Eylül 2001’den aylar önce, Nisan ayında, ABD yönetiminin hazırlattığı raporlarda (Baker Komisyonu Enerji Raporu; Nisan 2001) “Irak’ın, Ortadoğudan uluslararası piyasalara petrol akışı üzerinde hala istikrarı bozucu bir etki yaratmakta olduğu” kayıtlara düşülürken, bu riskin ortadan kaldırılması için ABD’nin askeri harekat da dahil “her yolu deneyeceği” aşikardı.

 

GEL TEZKERE GEL TEZKERE !

 

Gerçekleşen olayları yorumlamaya çalışmak kuşkusuz, yaşayarak karar vermekten daha kolay. Ancak ABD enerji politikasının bir parçası olarak Nisan 2001’de kayda giren “Irak” konusu, yaklaşık iki yıl sonra TBMM gündemine taşındı. Esmeray’ın meşhur şarkısında olduğu gibi haftalarca “tezkere ile yatıp tezkere ile kalktık”. Dünya kamuoyunun aylarca tartışıp çözemediği bir konuya, TBMM, “tarihinde az rastlanan” bir yöntemle, milletvekillerinin bireysel tercihleri ile karar verdi. Öncelikle altını çizelim ki, yaşanan tüm gelişmelerden sonra dahi biz hala TBMM üyesi milletvekillerinin tezkere konusundaki yaklaşımını son derece saygın ve kurumsal yönetim konusunda örnek bir yaklaşım olarak görüyoruz. ABD’nin Irak’a yapmış olduğu müdahelede Türkiye’nin “dahlinin” doğru veya yanlış olacağının kararını, müdahele tamamlandıktan sonra vermek ve tekrar tartışmaya açmak bize anlamlı ve adil gelmiyor. Bu sebeple Türk halkının büyük çoğunluğunun düşündüğü gibi, milletvekillerimizin her ne şart altında olursa olsun, “savaşsız bir dünya” için ve ülkemizin krizi en az zararla atlatabilmesi yönünde oy kullandığına inanıyoruz. Buraya kadar yazdıklarımız ve bundan sonra yazacaklarımız da zaten tamamen “kurumsal yönetişim” penceresinden bakarak yaptığımız saptamalarla sınırlı kalacaktır.

 

Bizi temsil etmek için seçerek parlamentoya yolladığımız vekillerimizin, biz tercihlerimizi şeffaf olarak dile getirdiğimizde, biz hesap sormayı bildiğimizde, parti içi hiyerarşiyi ortadan kaldırarak, kamuoyunun beklentilerini oylarına yansıtabildiğini bu sayede görmüş olduk. Özetle sıklıkla “halktan fazla halkı düşündüğünü” iddia eden politikacılarımıza, parti liderlerine rağmen, bize göre yaşanan bu gelişme demokrasi ve kurumsal yönetim ilkeleri açısından umut vericidir.

 

KOORDİNASYON VE LİDERLİK SORUNU

 

Bu süreç dahilinde hem hesap soran ve hem de hesap verme noktasinda olan bazı hükümet üyelerinin yaklaşımını ise yadırgadık. Kabine üyesi olarak altında imzaları bulunan bir kararın aleyhine TBMM’nde oy vermelerini “demokrasi” veya “kurumsal yönetim” ile açıklayabilmekte zorlanıyoruz. Ancak bu ilginç tecrübe, kaçınılmaz olarak Türkiye’de kamu yönetiminin en tepesinde bir koordinasyon problemi olduğu ve liderlik zaafı yaşandığı sonucunu da beraberinde getirmiştir. Bu dönemde Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan ve Parti Başkanının eşgüdümlü olarak hareket edebildiğini söyleyebilmek mümkün değil.

 

LİDERLİK ÜZERİNE

 

Öncelikle tekrar etmek istiyoruz, bu tartışmanın Irak’da ABD’nin kontrolü ele geçirmesinden sonra alevlenmesi anlamlı değil. Bunun altını çizdikten sonra, tartışmanın temeline indiğimizde, TBMM’nin onaylamayarak, Türkiye’yi savaşın ve “koalisyonun” dışında bırakan ikinci tezkerede AKP iktidarının kararsız yaklaşımını buluyoruz. Konu hakkında yorum yapanların birçoğu “liderin zor şartlarda çoğunluğun farklı eğilimine rağmen insiyatif alma” becerisine sahip olması gerektiğini belirtiyorlar. Bu kapsamda Türkiye’nin iki kavramı tekrar tartışmaya açmasında fayda olduğuna inanıyoruz : “demokrasi” ve “liderlik”

 

LİDER KİMDİR ?

 

Günümüzde lider, “doğru bildiklerini, topluma rağmen uygulayan ve taviz vermeyen kişi veya kurum” olarak tasvir ediliyor, oysa yüzyıllar önce iki büyük düşünür Aristo ve Cicero, “itaat etmeyi öğrenemeyen birisinin iyi bir lider olamayacağına” inanmışlar. Özetle, liderlik konusunda en az iki “farklı” tanım olduğu gözüküyor; birincisi liderlerin yönlendirmesi gerektiğini, ikincisi ise izlemesi gerektiğini belirtiyor. Kamuoyundaki tartışma “toplumun görüşünü alan ve kendini bunlara göre uyarlayan yönetimlerin Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılayamayacağı” noktasında düğümleniyor.

 

LİDERLİĞİN TANIMI

 

Liderlik yetkinliğini üç ana başlıkta toplayabilmek mümkün olabilir; kredibilite, vizyon ve motive etme becerisi. Lider önüne çıkan tercihlerde doğru analizleri yapmakla yükümlüdür. Bu analizlerin yanısıra lider, yönlendirdiği ekibinin veya toplumun beklentilerini, görüşlerini almak durumundadır. Liderin bu beklentilere göre hareket etmesinden daha önemlisi, kendi yaptığı analizin neden doğru olduğuna kamuoyunu ikna etmesi kredibilitesini de gösterecektir. Bu ikna sürecinde liderin mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisini, kendisine olan güvenini, kararlılığını ve inancını da kamuoyu ile paylaşabilme becerisini gösterebilmesi gerekmektedir. Özetle liderin yükümlülüğü, topluma rağmen kendi bildiği yolda yürümek değil, toplumla kendi inançlarını ve doğrularını paylaşarak, ortak noktaları belirlemek ve konsensus oluşturarak, destek sağlamaktır.

 

Liderin konularla ilgili yaptığı analizler ve öngörüleri vizyonuyla doğru orantılı olarak gelişecektir. Karmaşık ve değişik unsurların etki ettiği durumlarda dahi, lider sağlıklı analizleriyle tehdit ve fırsatlara ışık tutabilme becerisini gösterebilmelidir. Kuşkusuz bu değerlendirmelerin tamamı kısa vadeli olduğu kadar, bugün verilen kararların uzun vadeli yansımalarını da içermelidir.

 

Liderin, kredibilitesi ve vizyonunun yanısıra, kamuoyunu yönlendirebilme becerisi ve bireyleri motive etme yeteneği de öne çıkmaktadır. Kamuoyunu gösterilecek ulaşılabilir hedeflere doğru yönlendirebilme başarısı ancak bireylerin kapasitelerine olan inancın altının çizilebilmesi ve tüm bireylerin faydasına olacak hedeflerin tespit edilmesi ile mümkün olabilecektir.

 

Yukarıda kısaca tanımlamaya çalıştığımız “liderlik” kavramı perspektifinde, TBMM’de ikinci tezkerenin kabul görmemesi sonucu Türkiye’nin Irak savaşında yerini almaması konusunu irdelemeye çalışalım. Sanıyoruz toplumun çoğunluğunun tezkerenin parlamentodan geçmemesi yönünde iradesini belli ettiği konusunda fazlaca bir tereddüt yok. Başka bir deyişle, “Savaş’a Hayır” cephesi “solcu-İslamcı-manken” koalisyonundan daha geniş bir kitle tarafından destekleniyordu ! Yukarıda da dile getirdiğimiz gibi, TBMM de bu görüşe uygun olarak yeterli desteği vermedi ve tezkereyi geri çevirdi. İlginçtir Seneca’ya göre insanları mutsuzlaştıranın emir almak değil, istekleri dışında işler yapmak zorunda bırakılmalarıdır. Milletvekillerimiz de tezkere oylaması sırasında, parlamentomuzun tarihinde rastlanmayan bir yaklaşımla “gönüllerinin gösterdiği yönde” oy vermişlerdir. Bu yaklaşımları nedeniyle de, bundan sonra kendilerine partileri veya liderleri tarafından empoze edilecek kararlarda da benzer bir yol izlemeleri yönünde kamuoyunda bir beklenti de yaratmışlardır. İşte bu yüzden, artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktır, olmamalıdır.

 

HESAP SORMAYA DEVAM EDELİM !

 

Bu sebeple de konunun siyasi boyutunda ise her seçim kararından sonra ortaya çıkan “küskünler” hareketlerini suçlayan parti başkanlarının tutumunu tekrar irdelemek ihtiyacı doğduğuna inanıyoruz. “Birkaç kişi meclisin, milletin iradesine karşı gelemez” diyen parti liderleri, onyıllardır “grup kararı” veya lider sultasının değişik formatlarını kullanarak parti gruplarından “blok oy” almaya alışık olduklarından, bu gelişmeyi anlamakta “zorlanabilirler”. Yukarıda da altını çizdiğimiz üzere bu yaklaşımın istisna değil, bir başlangıç olmasını umut ediyoruz. Parlamento ve özellikle de iktidar partisi grubu, hükümeti denetleme ve hesap sorma yükümlülüklerini yerine getirdiği sürece, kurumsal yönetim ilkeleri de daha güçlü olarak yerleşecektir. Bu arada bu gelişmede kamuoyunun gösterdiği “savaşa karşı” duyarlılığın payının çok önemli olduğunun altını da tekrar çizmek istiyoruz. Bizler vekillerimizden hesap sorduğumuz sürece, onların da hükümetten hesap sormasını ve denetlemesini bekleme hakkında sahibiz.

 

“BEN YAPTIM OLDU” MU ?

 

Türkiye ekonomik ve siyasi olarak koalisyon güçlerine daha aktif destek vererek büyük avantajlar elde edecek bir konumda olduğunu iddia edenlerin tezi ise bizim değinmek istediğimiz ikinci tanım ile yani “demokrasinin çoğunluğun dediği olarak algılanmaması gerektiği” ile ilgili. Hatta daha ileri giderek “bireylerin zayıflık, cehalet veya tembellik gibi sebeplerle önemli veya zor kararları başkalarının almasını istemelerini” de demokrasinin cilvesi olarak da tanımlayabilir miyiz ? Birçok düşünür, “tarihin demagoglarla dolu olmasının sebebini toplumların” bu tembelliğine bağlayabiliyor. Biz bu tartışmanın temellerine indiğimizde, başta toplumuzdaki kanaat önderlerinin ve toplulumdaki bireylerin güçlü bir liderin kararları almasının kendilerini karar verme zorunluluğundan kurtaracağına duydukları inancı görüyoruz. Oysa bizim inancımız liderlik kurumunun rasyonel açıklamaları ve mantık silsilesini kullanarak topluma kararlılığını olduğu kadar enerjisini ve yetkinliğini de göstererek konsensus oluşturması ve destek elde etmesi gerekliliğidir. “Ben yaptım oldu, ben liderim” söyleminden vazgeçmediğimiz sürece, paylaşımcı yönetime, kurumsal yönetişime geçişi de sağlayabilmemiz zor gözükmekte.

 

Türkiye’nin önemli müttefiki ABD’nin yanında hareket etmesi gerektiğini ve dolayısıyla da tezkerenin onayının gereğini savunanlar da AKP hükümeti de bu yaklaşımın gerekçelerini ne parlamentoya ne de parti gruplarına aktaramamıştır. Bu aktarımın gerçekleşememesi ise milletvekillerinin bizlerle yani halkla yeterli paylaşımı yapamaması sonucunu yaratmıştır. Buradaki zaafiyetin şeffaflık eksikliğinden olabileceğinin de altını çizmek istiyoruz. Eğer gerçekse, “Türkiye’nin ekonomik problemlerinin ancak ABD ile birlikte hareket ederek çözülebileceğinin” dahi kamuoyu ile paylaşılmamasının gerekçelerini anlamakta güçlük çekiyoruz.

 

DÜNDEN SONRA, YARINDAN ÖNCE

 

Irak’daki savaşın sona ermesiyle birlikte, hükümetlerin görüş ayrılıklarını geride bırakarak, iş dünyasının önünü açması ve durgun küresel ekonomiyi canlandıracak önlemleri alması zorunluluğu da ortaya çıkmaktadır. Bu konuyu yukarıda açıklamaya çalıştığımız liderlik başlığının altındaki “vizyon” içinde tartışmanın da mümkün olabileceğine inanıyoruz. Irak’a yönelik harekat içinde, Türkiye gibi yeralmayan ve karşı görüşlerini de şiddetle dile getiren Fransa ve Almanya’nın geçtiğimiz ay başında Fransa’nın Evian şehrindeki Milletlerarası Ticaret Örgütü’nün toplantısında Irak’ın imarı ile ilgili planlarda “aktif” rol alma çabaları da bu görüşümüzü doğrular yöndedir. Uluslararası siyasette “dün”ün değil “yarın”ın tartışılması gerekliliği de bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

 

Uluslararası siyasetten, ticarete geçtiğimizde, ülkelerin toplam dış ticaretlerinin en az yarısını komşu ülkelerle yaptıklarını görüyoruz. Ülkemiz ise, bulunduğu stratejik önem taşıyan konuma rağmen, komşuları ile olan ilişkilerdeki istikrarsızlık nedeni ile maalesef bu oranlardan oldukça uzaktadır. Savaş sonrasında, Irak ın yeniden yapılanmasından Türkiye’nin önemli bir pay alabileceğine, Almanya ve Fransa’nın gösterdiği “proaktif” yaklaşımı göstermemiz şartı ile, hala inanıyoruz.

 

 

 

No Comments

Post A Comment