EKONOMİSLER GRUBUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

EKONOMİSLER GRUBUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

Siyaset Meydanı’nda Ahmet Altan ilginç bir saptama yaptı: “Fikir üretimi en az olan ülkelerde fikrini beyan etmek en fazla yasaklanıyor !”. Ne büyük çelişki değil mi ? Ahmet Altan’ın bu çelişkiye cevabı daha da ilginçti: “Karanlık bir odada tek kişi kibrit çaktı mı, onu söndürmek kolay oluyor, ama onlarca, yüzlerce kibrit çakıldı mı söndürmek imkansızlaşıyor” Kuşkusuz bu yasaklama her zaman kanunlarla sınırlı da değil. Toplumun baskısı, aile ortamı, yetiştirilme ve eğitim gibi başlıklar da “yasaklamaları” şekillendiriyor.

 

Ekonomide de fikir ve çözüm üretmek sadece hükümet ve bürokrasinin görevi değil. Akademisyenler, medya, özel sektör, sivil toplum örgütleri, kısaca her birey, problemleri işaret ederken, olası çözümlerini yaratma yönünde yol gösterme sorumluluğunu da taşımak zorunda. Bu çerçevede geçen hafta içinde binin üzerinde “ekonomiyi düşünen” insandan oluşan “Ekonomistler” grubunun, Kemal Derviş programını hazırlamaya fırsat bulamadan, “Ekonomik Çözüm Programı”nı hazırlayarak tartışmaya açması, bu yönde atılmış olan önemli bir adım (http://www.ntvmsnbc.com/news/72632.asp).

 

KATLANAN BORÇ STOKU

 

Gene Ekonomistler grubundan Ümit Kumcuoğlu geçen hafta içinde ilginç bir “zihin jimnastiği” yapmamıza sebep oldu. Kumcuoğlu analizinde “iç borç stokunun 50 milyar dolar, dış borç stokunun da 55 milyar dolar” olduğundan yola çıkarak, bu borç stokunun “reel faiz yükünün GSMH’nın %11’ine denk geldiğini” ve bu yükü de bütçe fazlasıyla ödemek mümkün olmadığından, borç stokunun “katlanarak büyüyeceğine” işaret ediyor.

 

ENFLASYON SARMALI

 

Kumcuoğu’nun Türkiye’nin mevcut durumu için yaptığı yerinde saptama aslında çok orijinal değil. Sargent ve Wallace adlı iki ekonomist, yirmi yıl önce, 1981 sonbaharında tamamladıkları çalışmalarında “hükümetlerin kısa vadede borç alarak bütçe açıklarını finanse edebilmeleri mümkün olsa da, orta ve uzun vadede bunun kaçınılmaz olarak enflasyon yaratacağını” kanıtlamışlar*. İki ekonomiste göre gelirleri ile giderlerini karşılayamayan hükümetlerin “kamu finansmanı” için iki alternatifleri var: Merkez Bankasından borç almak (yani para basmak) veya özel sektörden borç almak (tüm iç ve dış borçlanmalar). Bu şartlar altında borç stokuna verilen reel faizin GSMH’nın büyüme oranından yüksek olduğu ve hükümetin de faiz dışı bütçe açığı vermeye devam edeceği varsayımıyla, ekonominin orta-uzun dönemde faiz-enflasyon sarmalına girmesi kaçınılmaz. Hatta Sargent ve Wallace’ın analizi artan borç stokunun yarattığı artan faiz yükünden daha da önemli olarak, riski artan ekonomiye borç verenlerin de reel faiz taleplerini yükselterek “çöküşü” hızlandıracaklarını da gösteriyor.

 

SARMALDAN ÇIKIŞ VAR MI ?

 

Bu strateji sürdürülebilir olmadığından, Sargent ve Wallace “sarmaldan” çıkış yolunu hükümetlerin para basarak, para arzını ve enflasyonu körüklemeleri olarak göstermiş. İki ekonomistin çalışmasındaki iki önemli “varsayım”, bir başka ekonomist Micheal Darby tarafından farklı yorumlandığında ortaya iki “çıkış yolu” daha konabiliyor. Darby’e göre, hükümetlerin borç stokuna ödedikleri reel faiz GSMH’nın büyüme oranından küçük olursa, borçlanma stratejisi sürdülebilir hal alıyor. Ayrıca hükümetler uzun dönemde faiz dışı bütçe açığı yaratarak borç stokunu azaltma yönündeki kararlılıkları ile “borç verenleri” ikna edebilirlerse ekonomi enflasyon sarmalına girmeyebilir.

 

Sargent ve Wallace ‘ın analizi üzerine Darby’nin yaptığı saptamalar, 1980li yılların başındaki İrlanda ve Belçika’nın (şu an her ikisi de Avrupa Birliği ve Avrupa Para Birliği üyesi) durumunu açıklayabiliyor. Her iki ülkede de faiz yükü, GSMH’nın %10’una yaklaşmış olmasına rağmen, %4’ün üzerinde faiz dışı bütçe fazlası sağlayarak enflasyon sarmalına girmeden ekonomilerini bugünkü durumlarına getirebildiler. 1990lı yıllara girerken AB ülkeleri toplam borcunun üçte birine sahip olan İtalya ise para basmaktan “imtina” etmesini, daha yüksek reel faiz ödeyerek çekmiş ve gene faiz dışı bütçe fazlası yaratarak problemini çözebilmişti.

 

TÜRKİYE SARMALA MI GİRİYOR?

 

Ülkemizde ise analizin dayandığı iki ayaktan birinin kesinlikle “topal” olduğunu söyleyebilmek mümkün. Son dönemde yavaşlasa da Türkiye hızlı büyüyen ülkeler arasında, ancak GSMH’nın büyüme hızının reel faizlerden daha yüksek olduğu iddia edebilmek pek mümkün değil. Birinci ayağın “topal” olması sebebiyle, ikinci ayak, yani bütçenin faiz dışı fazla vermesi konusu Türkiye açısından son derece önemli. Bu sebeple de en az kamu finansmanı kadar, yapısal önlemler ve kamunun yeniden yapılandırılması konusunda yol alınması gerekiyor. Bizim defalarca özelleştirmenin bir gelir kaynağı olarak görülmemesi gerektiğinin altını çizmemiz de işte bu yüzden. “Kamu istihdamının” işsizlik sigortası olarak kullanıldığı ve “yolsuzluk liginde liderliğe oynayan” bir ülkede yaşadığımızı unutmayalım.

 

KİBRİT ÇAKMAYA DEVAM: CEVABI BULUNAMAYAN SORU

 

Problemler üzerine düşünmeye ve çözüm önerilerini geliştirmeye devam ettiğimiz sürece, sayısı artacak kibritleri söndürebilmek mümkün olamayacağı gibi, belki karanlık odalardan da kurtulup gün ışığına çıkma şansını yakalayabileceğiz. Her yazımızda olduğu gibi gene sormaya devam ediyoruz: Neden sadece DSP’nin sorumluluğundaki kamu kurumları Sayın Derviş’in “koordinasyon alanına” dahil ediliyor ? Sizler Kemal Derviş’in kendisine “direkt” bağlı olmayan kamu kurumlarını etkin bir şekilde yönetebileceğine inanıyor musunuz ? Cevaplarınızı duymak isteriz.

 

*T.J.Sargent & N.Wallace, “Some Unpleasant Monetarist Arithmetic” , Federal Reserve Bank of Minneapolis Quarterly Review, 5 (Fall 1981), 1-17.

 

 

No Comments

Post A Comment