“DÖRT DEĞİŞİK TÜRKİYE”

 

“DÖRT DEĞİŞİK TÜRKİYE”

İngiltere eski başbakanı Tony Blair, Pepsi şirketinin CEO ve Yönetim Kurulu Başkanı Indra Noohi, Mc Kinsey & Co danışmanlık firmasının CEO’su Dominic Barton geçen hafta Istanbul’da idi; farklı sebeplerle gene Istanbul’da olan ABD Dışişleri eski bakanı Henry Kissinger, Birleşmiş Milletler eski genel sekreteri Kofi Annan’ı saymıyorum dahi! Bu seviyedeki uluslararası kanaat önderlerinin artarak Türkiye’ye seyahat etmesi sizce tesadüf mü? Kabul edin, etmeyin Türkiye artık “merkez” ülkelerden birisi haline geliyor! Ama daha önemlisi Türkiye hızla değişmeye de devam ediyor.

 

Geçen hafta içinde bir toplantıda biraraya geldiğim Koç Finansal Hizmetler Grubu Baş Ekonomisti Cevdet Akçay ilginç bir tasvir yaptı “hayatım boyunca beş ülkede yaşadım; ABD ve dört değişik Türkiye!”. Bu yorumu için Cevdet Akçay ile detaylı konuşamadım; ama aynı neslin insanı olarak tespitine katılıyorum. Benim neslimin çocukluk ve gençliğinin geçtiği “ilk Türkiye” dünyaya kapalı; sadece ürünlerin değil, yeteneklerin de dolaşımda ya da mobil olmadığı bir ülke olarak tanımlanabilir. 1980 öncesi dönem ve Özal’ın başlattığı liberalleşme çabalarına kadar geçen onyıllardan bahsediyorum. Sadece şirket hissedarlığı veya zenginliğin değil, zaman zaman profesyonel yöneticiliğin de babadan oğula geçtiği, kararların sadece devlette değil, henüz emekleyen özel sektörde de merkezi olarak verildiği, kamunun ve ulusal sermayenin iş dünyasını şekillendirdiği “tek adam” dönemi.

 

Bürokrat, politikacı ve Başbakan Turgut Özal’la birlikte şekillenen ikinci dönemde ise sermayenin el değiştirmeye, yaygınlaşmaya başladığı, yabancı sermayenin Türkiye’ye ilgisinin arttığı ve profesyonelliğin yavaş yavaş hissedilmeye başladığı bir ülkeyi deneyimledik. Yurtdışında, yoğun olarak Anglosakson ülkelerde eğitim almış “prenslerin” hem kamu, hem de özel sektörde, zaman zaman pratik tecrübelerinden daha büyük, sorumluluklar alarak, belki de ilk kez Türkiye’nin profesyonel yönetim kültürünün tohumlarını attıkları bir “değişim” dönemi. Bireyselliğin, sonuç odaklılığın ön plana çıktığı, ilk kez liderlik kavramlarının geniş platformlarda tartışılmaya başlandığı, muhasebecilerin finansa, personelcilerin insan kaynaklarına dönüşümünün tetiklendiği bir yapılanma dönemini tamamladıktan sonra, 2000li yılların başına kadar süregelen bir istikrarsızlık ve “fetret” devrini yaşadık.

 

Bu dönemde ülkenin siyasi ve ekonomik istrikrarsızlığı yönetim kalitesinin sorgulanmasını sıklıkla geri plana attı. Bu “üçüncü Türkiye” resminin içinde, Özal Türkiye’sinin yarattığı olumlu ve olumsuz rol modeller örnek teşkil etmeye başladı. Performans ve yönetim kalitesinin sorgulanamaması, ücret ve yan hakları, yüksek enflasyonun da yardımı ile “şişirdi”. 2000-2001 yılında finansal hizmetler sisteminin tetiklediği kriz ile başlayan dördüncü Türkiye’de ise, dünyada yaşanan kurumsal yönetişim skandallarının da motivasyonu ile, Türkiye’de yönetim performansı sorgulanmaya başlandı. Düşen enflasyon ve faizler, azalan finansal gelirler, kurumların operasyonel karlılığını öne çıkartırken, on yıllarca aynı koltukta oturarak yöneticilik yapan birçok “sektör duayeninin” keli ortaya çıktı. Yönetim kademelerindeki değişim hızı, zaman zaman tehlikeli seviyelere ulaşırken, çok daha genç, ama iyi eğitimli ve krizlerle “pişmiş” bir yönetici grubu yetkileri ele almaya başladı. Otuzlu yaşlarında tepe koltuklara oturan gençler de, kendi ekiplerindeki gençleşme sürecini daha da hızlandırdılar. Ekonomi ve politik istikrarın artması ile tetiklenen yabancı sermaye girişleri ise bu trendi daha da hızlandırdı. Kapsamlı hazırlanmış ve yapılandırılmış gelişim ve eğitim programlarından ziyade, yönetsel yetkinliklerini kendi çabası ile geliştirmiş yöneticilerin dahi talebi karşılayamaması ile yönetici yaşı ve tecrübe süreleri daha da aşağıya indi.

 

Son küresel ekonomik krizle birlikte ise yepyeni bir Türkiye’nin kapıları aralanmaya başladı. Dünyanın tersine döndüğü, güç aksının doğuya doğru kaydığı bir küresel oyun platformunda, Türkiye gerek potansiyeli, gerekse de yönetim kapasitesi ile söz sahibi olma gayreti içinde. Türkiye’ye yapılan üst seviyedeki ziyaret ve temaslasın temelinde ise ortak bir “oyunun” kurallarını” şekillendirme gayreti var. Özetle Cevdet Akçay’ın “dört Türkiye’sinin” ardından, yönetsel olarak beşinci bir Türkiye’nin serpildiğini görüyoruz; uluslararası oyunu oynamak üzere “yetkilendirilmiş”, ama oyunun yönetim kurallarını kendi dinamikleri çerçevesinde esnetme gayreti içinde olan bir Türkiye! Bu oyunu oynayacak yöneticilerin ise esnek ama kararlı; değişimi sadece empoze eden değil, kabul da edebilen, küresel sistemin parçası ama duygusal zekası ve kültürel köklerinin zenginliğini de korumayı başaran profesyoneller olması şart.

 

 

No Comments

Post A Comment