CUMHURBAŞKANI’NIN ÜÇLEMESİ (TRILOGY)-I

 

CUMHURBAŞKANI’NIN ÜÇLEMESİ (TRILOGY)-I

 

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer üç gün daha beklemeye gerek görmeyerek, detaylıca incelemeye tabi tuttuğu Bankalar Yasası’nın 3 maddesini veto edip Parlamento’ya geri yolladı. Cumhurbaşkanı Sezer’in iade ettiği 3 yasa maddesi TBMM’de yeniden görüşülürken, izlenecek yol belirlenene kadar yasanın tamamının da yürürlüğe girip giremeyeceği konusunda uzmanlar arasında fikir birliği olmadığı anlaşılıyor.

 

Cuma akşamı, gündeme “bomba” gibi düşen bu haber sonrasında değişik kesimlerin yaptığı farklı yorumlardan kuşkusuz en önemlisi, yasanın mimarı olan ekibin başındaki Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in gazetecilere yaptığı “Bu durum IMF ile ilişkileri olumsuz etkileyecektir” açıklaması idi. IMF ile ilişkileri bizzat götüren ve iki kez son derece kritik noktalarda Türkiye’ye yapılan yardımların “mimarı” olarak gördüğümüz Derviş’in tespitlerine saygı duymak zorundayız.

 

TAKVİMİN SIKIŞIK OLMASI KİMİN KABAHATİ ?

 

Hukukçular arasında dahi fikir birliğinin olmadığı bir konuda bizim “yol göstermemiz” rasyonel olmayacağından, dilimiz döndüğünce Cumhurbaşkanı’nın onay vermediği konuları veya “Sezer’in Üçlemesini” yorumlamaya gayret edeceğiz. Sayın Kemal Derviş’in yukarıdaki tespitinin altındaki endişeyi paylaşmakla birlikte, veto edilen üç maddenin de yasanın kamuoyunda en az tartışılan ve ilgi gören, kamu bankalarına yönelik getirdiği uygulamalarla ilgili olduğunun altını çizerek başlayabiliriz. Yani bankacılık sektörünün güçlendirilmesine yöenelik olarak özel sermayeli bankalara sağlanacak finansal destekle ilgili olan tüm maddelerde ekonomi yönetimi, hükümet ve Cumhurbaşkanı arasında tam mutabakat var. Böyle bir noktada biz IMF’in göstereceği tepkinin sınırlı olması gerektiğini düşünüyoruz. Diğer taraftan da, 4 Şubat IMF İcra Direktörleri toplantısına kadar gerekli düzenlemelerin yetişmeyeceği öne sürülerek Cumhurbaşkanı’nın eleştirilmesi bizce acımasız. Madem bu konu böyle bir aciliyet taşıyordu. Ekonomi yönetimi, hükümet ve parlamento daha önceden hareket ederek gerekli düzenlemeleri Cumhurbaşkanı’nın onayına “daha rahat bir takvimle” sunmalıydı.

 

6.MADDE

 

Veto edilen maddelerden ilki olan 6. madde, “Kamu bankalarında 31.12.2002 tarihinden sonra özel hukuk hükümlerine tabii olmayan personel çalıştırılamayacağını” hükme bağlıyordu. Birkaç hafta önce Kamu bankaları Yönetim Kurulu Başkanı Vural Akışık’ın açıklamalarından anladığımız kadarı ile toplam 2500 kamu bankası şubesinden Ziraat Bankası 500, Halkbank ise 250 şubesini kapatacak ve kapanan şubelerin bulunduğu yerlerde tüm bankacılık hizmetleri PTT aracılığıyla yapılacaktı. Bu operasyon sonrasında ise yaklaşık 16 bin personel, Devlet Personel Başkanlığı aracılığıyla diğer kamu kuruluşlarına aktarılacaktı. Basına yansımayan ise kamu bankalarında halen çalışan personelin bir kısmının “özel hukuk kapsamına” geçirilmekten mutlu olmadığı şeklinde idi. Hukukçu olmadığımız için konuyu danıştığımız uzmanlar, “özel hukuk” kapsamına geçişin kamu bankalarında çalışan personelin performans ölçümlerinin daha sağlıklı yapılabilmesi ve kamu hizmetinin ömür boyu bir güvence olmaktan çıkması sonuçlarını getireceğini söylediler. Bu çerçevede baktığımızda kanunda yapılan ve veto edilen düzenlemenin “olumlu ve doğru” olduğu kanaatine varıyoruz.

 

VETO GEREKÇESİ

 

Cumhurbaşkanı’nın veto gerekçesine geçmeden asıl işaret edilmesi gereken fakat “nedense” hiç konuşulmayan konunun bir kez daha altını çizelim. Vural Akışık halen çalışmakta olan ve kapatılma kararı alınan 750 şubeden verilen hizmetin PTT tarafından sağlanabileceğini söylüyor. Pekiyi de bu 750 şube niye, kim tarafından ve ne zaman açıldı öyleyse ? Kamu bankalarının amacı eğer özel sektörün yatırım yapmaktan kaçındığı Türkiye’nin coğrafi olarak “ücra” kalan bölgelerinde vatandaşlarımıza bankacılık hizmeti götürmek mi , yoksa bu bölgelerde az sayıda da olsa vatandaşlarımıza istihdam sağlamak mı ? Çeşitli ortamlarda defalarca “Türkiye’de kamu istihdamı,işsizlik sigortasına alternatif olarak geliştirilmiştir” dediğimizde eleştirenlerin bunu açıklamasını rica ediyoruz. Sayıları her ne olursa olsun kamu bankalarından Devlet Personel Başkanlığı’na transfer edilecek kişilerin ise “Devleti küçültüyoruz, daha verimli hale getiriyoruz” sloganları ile ne kadar uyumlu olduğunu da lütfen iktidar partilerinin liderleri açıklasın.

 

PETROL OFİSİ’NDE YAŞANANLAR

 

Petrol Ofisi özelleştirmesi sonrasında, kurumu satın alan ortaklar ve yeni yönetim, ciroyu, karı ve verimliliği arttırarak aynı işi yaklaşık üçte bir kadro ile yapabilmeyi başarmıştı. Buraya kadar fazla bir sürpriz yok ! Asıl sürpriz ise, Petrol Ofisi tarafından ihtiyaç fazlası hale getirilenlerin neredeyse tamamı gene Devlet Personel Dairesi tarafından kamu hizmetine geri alınması idi. Her nedense bunları pek konuşmuyoruz. Aynı durumda olan özel sektör kurumlarında neler yaşandığını ve çekildiğini maalesef sadece “canı yananlar” çok iyi biliyor.

 

Cumhurbaşkanı Sezer, 6.maddeyi veto etme gerekçesini 25.11.2000 tarihinde yürürlüğe giren 4389 sayılı Bankalar Yasası’nda bu tarih itibarı ile kamu bankalarının bankacılık işlemlerinde “özel hukuk kurallarına bağlı duruma” geçmesine rağmen “özelleştirme işlemi tamamlanıp sermayesindeki kamu payı % 50’nin altına düşmeyen kamu kuruluşlarında çalışan personelin kamu görevlisi niteliğini koruyacağına” yönelik geçmiş kararlara bağlamış. Sezer’in detaylı veto gerekçesi açıklamalarında “mesnediyle” birlikte 6.madde ile ilgili olarak öne sürdüğü “özelleştirme işlemi bitmeden ya da sermayesindeki kamu payı yüzde ellinin altına düşmeden, kamu bankalarındaki tüm personelin özel hukuk kurallarına bağlı duruma getirilmesinin hukukla bağdaşmayacağı” saptamasına da katılmamak mümkün değil. Özetle tasvir etmeye çalıştığımız durum Nasrettin Hoca’nın herkese “Sen de haklısın” diyerek “kadılık” yapmasına çok benziyor.

 

TELELEKOM VE MÜMTAZ SOYSAL

 

Bu noktada hafızalarımızı fazla zorlamadan birkaç yıl geriye gidelim. “Pire tellal iken, deve berber iken” dememize gerek yok, hani şu Türk Telekom’un “yirmi milyar dolar ettiği” güzel günlere dönelim. İktidarda olan partiden bağımsız olarak, herkes bir an önce özelleştirme yapmak hevesinde idi, ancak her nedense gene herkes “bile bile lades demeye” meraklı olduğundan “kolaycı” çözümlerle “özelleştirme yasaları” hazırlıyor ve usta hukukçu Prof.Dr. Mümtaz Soysal da bunları birer birer Anayasa Mahkemesi’nde iptal ettiriyordu. Biz hala neden o dönemin iktidarlarının bu yolu izlediğini , siyasi görüşünden ve duruşundan bağımsız olarak “hukuka aykırı” uygulamaları engellediği için Mümtaz Soysal’ın ve Anayasa Mahkemesi’nin bugün dahi neden eleştirildiğini anlayamadık.

 

Bugüne dönersek 6.maddede getirilmek istenen uygulamanın kapsam ve mantık açısından doğru olduğuna ve hatta sadece kamu bankalarını değil tüm kamu personeline yönelik olarak genişletilmesi gerektiğine inanıyoruz. Ancak bunu yapmanın yolu bizce “ya tutarsa” diyerek “hukukla çelişen” maddelerde ısrar etmekten ziyade köklü bir değişimi getirecek siyasi ve toplumsal desteği oluşturabilmek.

 

TOPLUMSAL DESTEK VE PAYLAŞIM

 

Örneğin Türk-İş Başkanı Bayram Meral “halkın ihtiyaçlarının karşılanması ve çalışanlara iş imkanı yaratılması söz konusu olduğunda devleti küçültmekten söz ediyorlar” demekte ne kadar haklı ise ve onun yaptığı “2002 yılı Bütçesinin yarıya yakını faizlere ayrılmıştır” tespiti ne kadar doğru olursa olsun, kendisi bütçenin geri kalan kısmının da kamu istihdamında ayrıldığını görebilecek tecrübededir. Kendisi, bugün IMF’nin istekleri doğrultusunda sürdürülen politikalar olarak algılanan “çıkış yolu” formülleri veya farklı çözüm önerileri olmadan devletin bırakın istihdam yaratmayı “hayatını idame” ettirmekte güçlük çekecek noktaya doğru ilerlediğinin bilincinde olabilecek kadar öngörüşü olduğuna inandığımız bir yöneticidir. O halde neden Bayram Meral’e veya Kamu-Sen Başkanına veya tüm işçi ve memur kuruluşlarına, yapılmakta olan değişiklikler anlatılarak onların da desteği alınmaz. Neden yapılmak istenen değişikliğe mesnet olacak hukuki altyapı hazırlanmaz da, “ya tutarsa” diye kolaycılığa kaçılır ?

 

Özetle Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu hala anlayamayan kitlelerle ve bu durumu da “her nedense” anlatmayan veya anlatamayan yöneticiler ile Türkiye’nin geldiği nokta ortadadır. Buradan çıkış yolu da her konuyu açıkça parlamento ve toplum ile paylaşarak çözüm bulmaktan geçmektedir.

 

 

No Comments

Post A Comment