BUGÜN AYNAYA BİR BAKIN: BELİMDEKİ İPİ KİM BAĞLADI ?

 

BUGÜN AYNAYA BİR BAKIN: BELİMDEKİ İPİ KİM BAĞLADI ?

Anlatacaklarımı kimden duyduğumu hatırlamıyorum (hatırlasam da söyleyemem, malum basın kaynaklarını açıklamaz J), ama hikayenin başaktörlerinden birisi hayatta; “sürç-i lisan ettiysek peşinen affola”… 1980li yılların başında Ömer Büyükaycan, Eczacıbaşı Basketbol takımının altyapısından yetişmiş ve A takıma kadar yükselmiş, genç bir basketbol yıldızı iken, bir yandan da Galatasaray Lisesi’nde eğitimine devam ediyordu. Ara dönem karnelerin dağıtıldığı gün, Büyükaycan karnesinde Beden Eğitimi dersinin 10, diğer tüm derslerinin ise “kırık” (beşin altında) olduğunu görüyor. Aynı akşam Eczacıbaşı’nın A takım antremanı var; yorucu çalışmanın ardından koç Aydan Siyavuş (nur içinde yatsın), Ömer Büyükaycan’ı yanına çağırıyor, karşısına oturtuyor ve biraz şevkatli, ama fazlasıyla da otoriter bir sesle, “Ömer, sen bu okul işini fazla ciddiye alıyorsun, artık bir seçim yapmanın zamanı geldi; ya okul, ya basketbol !” diyor. Ömer Büyükaycan’ın ne karşılık verdiğini bilmiyorum, ama liseyi Galatasaray Lisesi’nde değil de, Özel Eseniş Lisesi’nde tamamladığını söyleyebilirim. Sonrasında ise 130’un üzerinde kez milli formayı giydiği, üst düzey bir basketbol kariyerini 30’lu yaşlara kadar devam ettirdiğinin altını çizelim.

 

TOPÇU MU OLACAKSIN ?

Benim neslimdeki birçok kişi Ömer Büyükaycan örneğinin resmettiği durumdan korktu, hatta bazen de korkutuldu. Aktif spor yaparken, yoğun bir akademik eğitim programının devam ettirilmesinin çok zor, hatta imkansız olduğuna inandık, inandırıldık. Yoksa bu satırların yazarı Fenerbahçe’nin sol bek ihtiyacını uzun yıllar giderecek üst düzey profesyonel spor kariyerinden kendisini niye alıkoysun ? “Topçu mu olacaksın”, sorusuna cevap vermek o yaşlarda hiç de kolay değildi. Hele ki, sporun hiçbir dalının bugunkü gibi endüstri olmadığı, profesyonelliğin anlaşılamadığı veya benimsenemediği yıllar olduğu hatırlandığında, bir yandan sporu, diğer yandan ise eğitimi sürdürmenin ne kadar zor bir tercih olduğu daha iyi anlaşılabilir.

 

YETKİNLİKLER NASIL GELİŞİR ?

Konunun bir başka boyutu ise, sadece spor değil, iş hayatı haricinde hiçbir alanın kişinin zihinsel ve yönetsel gelişimine, ya da liderlik becerilerinin ilerlemesine yardımcı olmayacağına yönelik yanlış algı idi. İronik olan, bu algının aradan geçen yaklaşık otuz yılda pek de değişmediği. Pardon, bugün çocuğunuzun “topçu” ya da “popçu” olmasının hayatını kurtaracağı net olarak anlaşıldı (!), ancak yetkinlik gelişiminin değil de ses veya bilek hakimiyetinin ön plana çıkacağı algısı hala hakim inanış. Bu yüzden de değişen sadece topçu veya popçu olmak için mücadele edenlerin sayısının artmış olması; eş zamanlı olarak akademik eğitimlerine de devam edenlerin sayısındaki artış maalesef o kadar fazla değil.

 

MOURINHO’NUN ANTREMANI

Aslında spordaki başarı ile iş hayatının veya sivil toplum örgütlerinin, hatta kamu yönetiminin başarısının ardındaki unsurlar arasında çok büyük farklılıklar yok. Örneğin, benim için yaşadığımız çağın tartışmasız en büyük teknik adamı olan Portekizli Jose Mourinho, antreman maçlarında kaleci haricindeki tüm oyuncuları iplerle birbirlerine bağlayarak çalışmalarını istiyor. “Toplu savunma, toplu hücum” kavramı, ya da Ömer Üründül’ün deyimiyle “kollektif futbol” anlayışının bundan daha güzel bir gösterimi olabilir mi ? Takım bunu başardığında, orta sahanın rakip tarafında elleri belinde rakip defans oyuncuları ile sohbet eden Guiza veya Gökhan Ünal benzeri futbolcuları göremeyeceksiniz. Benzer yaklaşımla defansı da kendi kalenizin önüne kurup, rakibe 40 metrelik orta sahada boş alan da bırakmayacaksınız. Özetle iplerle birbirinize bağlandığınızda, ne en hızlı veya en çok koşmak, ne de koşmadan başkalarının sırtından kazanmak mümkün olacak. Tüm takım birlikte hareket edecek, iplere takılıp veya nefesi kesilip düşeni de ayağa kaldırarak, taşımak her bir takım oyuncusunun kazanmak için öncelikli görevi olacak.

 

Benzer örneği iş hayatına taşımak da çok zor değil; örneğin en çok satana ödül verilen teşvik veya ödüllendirme mekanizmalarından, takım üyelerinin herbiri hedeflerine ulaşmazsa, takımda hiçkimsenin ödül alamayacağı mekanizmalara geçildiğini düşünün. Ya da sadece satış bölümünün, ciro hedefleri ile ödüllendirildiği yapıların, teknoloji, finans, insan kaynakları gibi stratejik destek birimlerinin de benzer şekilde ödüllendirilebildiği etkin performans ölçümünün yapıldığı organizasyonlara dönüştürüldüğünü hayal edin. Yani herkesin iplerle belinden birbirine bağlı olduğu, birisi düşerse, onu kaldırmadan koşmanın mümkün olmadığı yapılarda mücadele edeceksiniz. Mourinho’nun “ipli eğitimi” aslında iş hayatından çok da uzak değil galiba ! Cevaplanması gereken soru, Mourinho’nun gösterdiği cesareti gösterip, o ipi, Guiza’nın, Alex’in, Kazım’in ya şirketinizdeki “yıldız”ın beline kim bağlayacak ?

 

 

 

No Comments

Post A Comment