ASIL “ENGEL”İ OLAN BİZİZ!

 

ASIL “ENGEL”İ OLAN BİZİZ!

Birleşmiş Milletler’e üye 156 ülkede, aynı anda 10-16 Mayıs arasında Özürlüler Haftası kutlanıyor. Özürlü, engelli, hatta sakat olarak tanımladığımız kesimin, toplumun bir parçası olduğunu sıklıkla unutuyoruz. Bir yandan özürlülere yardımcı olma bilinci sosyal genlerimize yerleşmiş; toplu taşıma araçlarına inerken, binerken özürlülere yardımcı oluyoruz; yolda, geçitlerde öncelik veriyoruz. Ancak, diğer yandan, her normal insanın bir özürlü adayı olduğu gerçeğini sıklıkla aklımızdan çıkartabiliyoruz. Dolayısıyla özürlüleri toplumsal hayatın içinden çıkartmaya, göz önünden uzaklaştırmaya gayret ediyoruz. Daha da önemlisi özürlülerin de yaşamlarını sürdürmek için çalışmak ve gelir sağlamak zorunda olduklarını unutabiliyoruz. Özürlülere acımak, onlara bakarak duygulanmak maalesef, bu kemikleşmiş sorunu çözmüyor.

 

TÜRKİYE ÖZÜRLÜLER ARAŞTIRMASI

Kemikleşmiş sorundan bahsedince, konunun boyutlarını daha iyi anlayabilmek gerekli; Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı (www.ozida.gov.tr) tarafından Devlet İstatistik Enstitüsü’ne yaptırılan “Türkiye Özürlüler Araştırması” (2006) ile ülkemizdeki özürlülük profili geniş kapsamlı olarak araştırılmış. Başbakanlık bünyesinde, böyle bir başkanlığın faaliyette olması, konuya verilen önemi gösteriyor olsa da, maalesef özürlülerin profilini detaylandıran bu araştırma son dört sene içinde güncellenememiş. Araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye’de özürlü olan nüfusun, toplam nüfus içindeki oranı yüzde 13 oranına yaklamış; yani yaklaşık 8.5 milyon kişi “özürlü” olarak yaşamını sürdürüyor. Kuşkusuz, özürlülük sadece bu sorunu yaşayan kişiyi değil, ailesini ve yakın çevresini ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak etkiliyor. Özürlülere yardımcı olmanın en temel yolu aslında çalışabilecekleri alanlarda iş yaratmak, ancak özürlülerin sadece yüzde 45’inin temel eğitim olanaklarından yararlanması, Türkiye’nin en önemli problemlerinden biri olan mesleksizlik konusunda özürlülerin de nasibini aldığınu gösteriyor. Bu durum özürlü istihdamını olumsuz etkilerken, rasyoneli bir kenara bırakarak, acıma ve zorunluluğa dayalı istihdamı öne çıkartıyor. Mesleksizlik ise özürlü vatandaşlarımızın yüzde 52,5’inin herhangi bir sosyal güvenlik kapsama alanı içinde olmaması sonucunu beraberinde getiriyor; “Türkiye Özürlüler Araştırması” gösteriyor ki, her beş özürlüden dördü işsizlik sorunuyla da karşı karşıya. İstihdam özürlüler için çok önemli, zira bir iş sahibi olmak sosyal yaşam içinde aktif olmayı ve daha da önemlisi başkalarına ihtiyaç duymadan bağımsız ve özgür olabilmeyi de beraberinde getiriyor.

 

ACIMAK ÇÖZÜM DEĞİL!

Özürlü istihdamını artırmanın yolu, işsizlikle yapılan makro mücadeleden çok da farklı değil; özürlü vatandaşlarımıza başta mesleki beceriler kazandırmayı, sahip oldukları ve hatta bazen de sahip oldukları algılanan fiziki sınırlamaların etkisini en aza indirebilmeyi başarmamız gerekiyor. Bunu yapmanın yolu ise sanıldığı gibi özürlülerin eğitimlerini tamamlayabilecekleri daha çok okul veya derslik yaparak, ya da özürlülerin eğitim masraflarını karşılayacak kaynak, fon yaratmaktan geçmiyor. Geldiğimiz noktada, kaynak yaratmak, sivil toplum insiyatifleri ve kamunun hedeflenmiş çabaları ile çok daha kolay. Ancak asıl zor olan ve birtürlü aşamadığımız “engel”, toplumun her alanında özürlülere saygı göstermek ve onları toplumun bir ferdi olarak kabul edip, acımamak ve dışlamamak. Hedef yasaların getirdiği zorunluluklarla istihdamı artırmaya çabalamak değil, özürlülerin istihdam edilebilirliğini artıracak becerileri geliştirerek, toplumsal hayata daha çok katılımlarını sağlayacak imkanları yaratmak olmalı. Bunu başaramazsak, engeli aşamadığımız için asıl özürlü olan biziz!

No Comments

Post A Comment