ALATURKA: TUVALET Mİ, YÖNETİM Mİ ?

 

ALATURKA: TUVALET Mİ, YÖNETİM Mİ ?

 

A la Turca” yönetim dendiğinde aklınıza ilk ne geliyor ? Sorunun gelişi, hani şu “Yüz kişiye sorduk ve en çok şu cevapla karşılaştık” gibi bir şekilde devam etmesini bekletiyor insana. Yüz kişiye olmasa da, PERYÖN yaklaşan İK kongresinin ana temasını bu başlık olarak belirledikten sonra, çevremdeki birçok insana aynı soruyu yönelttim. Ne yalan söyleyeyim, aklına Türklerin “üstün” yönetim becerilerini getiren olmadı, ya da Muhtar Kent, Cem Kozlu (her ikisinin de Coca-Cola’da görev yapması da tesadüf mü acaba) gibi uluslararası plarformda başarılı yetkin yöneticiler de akla gelmiyor. Akla daha çok gelen mi ne oluyor, çok basit bir örnekle resmedersek, “bütün yaz oturup, okulların açılmasına bir kaç hafta kala Istanbul’un birkaç kritik noktasında yol bakım çalışmasına başlanması” alaturka yönetime verilen en popüler örnek oldu. Popülariteden bahsedince, Cem Yılmaz’ın reklamlarında oynadığı Doritos Alaturca’nın da hala hatırlandığını küçük anket çalışmamızın kanıtladığını da paylaşalım.

 

YABANCI GÖZÜYLE “ALATURKA” YÖNETİM

 

“Araştırmacı yazar” kimliğimize leke sürülmemesi için hemen bir “Google”ladim konuyu: Sonuç ilginçti, zira alaturka ile ilişkilendirilen müzik (hatta Popstar Alaturka ile iyice de derinleşmiş bir literatür ile birlikte) vardı, mimari bir tarz vardı (özellikle 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Avrupa saraylarının, Osmanlı tarzı rahatlıktan etkilenip, saray içi tasarımlarının Osmanlı usulü yapılmaya başlanması) ve bu mimari tarzdan yola çıkarak, en akılda kalan örneği olarak tuvalet vardı da, yönetim ile ilgili pek bir bilgi, belge yoktu. Pardon yanlış olmasın, Radikal gazetesi Rusya muhabiri Suat Taşpınar’ın paylaştığı detaylı bir analizi atlamayalım (Radikal, 4 Temmuz 2004). Taşpınar, Rusya’da turizm sektörünün önde gelen dergisi ‘Çuk i Gek’te yer alan bir haberi kaynak göstererek “alaturka”, Türk usulü yöneticilik kavramını şöyle özetliyor: “Türk işadamları 24 saat çalışıyor, aile şirketi anlayışından kurtulamıyor, işleri kişisel ilişkilere dayanıyor, transferi ihanet sayıyor”. Son yıllarda bölgede büyük başarılara imza atan Türk işadamlarını ve onların çalışma yöntemlerini mercek altına alan Rus işadamları, “alaturka ‘Türk tarzı yöneticilik’in şifresini sonunda çözmüşler. Buna göre “Türkler işyerine ‘aile’ gözüyle bakıyor. Otoriter davransalar bile, çalışanlarla ‘işveren-işçi’ değil, daha çok ‘baba-çocuk’ ilişkisi kuruyorlar. Belki de bu nedenle Türk patronlar işe akraba ve dostlarını almayı tercih ediyor ve ‘aile şirketi’ kalıplarından çıkamıyor. Türkler sadece kendi yurttaşlarına güveniyor. Rus ve Türk işadamları arasında en büyük fark, Türklerin çok daha aktif olması şeklinde açıklanıyor. Türk işadamı hiçbir zaman durup beklemiyor, sürekli olarak bir şeyler yapıyor, yeni bir şeyler öğreniyor, bir yerlere gidiyor, yüzlerce kişi ile tanışıyor ve işiyle ilgili bütün detayları çok iyi biliyor. Türk işadamı ne istediğini de son derece iyi biliyor ve hedefine doğru tam bir tank gibi hareket ediyor. İşler istediği gibi gitmese bile durmuyor ve sonuçta her zaman başarılı oluyor…..Türklerin zayıf noktaları da var: Detaylarda korkunç yetersizlik gösterebilirler. İş yaparken çok ihtiyatlı ve girişken olan Türkler çok basit sorunlar yüzünde çıkmaza girebilir. Türkiye’de bütün işler kişisel ilişkilere dayanıyor. Bu ilişkiler dost, akraba ilişkileri olabilir ya da referans üzerine kurulabilir, fark etmez. Bu tip kişisel ilişkiler, anlaşmanın kendisinden çok daha önemli ve güçlüdür “.

 

BİREYSELLİK ÖN PLANDA

 

Rusların gözüyle “alaturka” yönetim tanımını okurken aslında kendi tecrübelerimle de örtüşen çok fazla sayıda nokta buldum. Kültürümüzden mi, aile yapımızdan mı, eğitim süremiz ve sürecimizden mi, yoksa çok daha kolaya gidip “hamurumuzdan mı”, bilemiyorum, ama biz her ne kadar iş hayatını, aile ile içiçe soksak da, hiyerarşik ve merkeziyetçi yönetimlerde daha rahat ediyoruz. Belki ataerkil bir toplum olmamızdan, belki de asker ve ordunun hala hayatın merkezinden olmasından, emir-komuta zincirleri daha etkin çözümler yaratabiliyor. Söyleneni yapmak ve söylediğimizin yapılması bizi mutlu ediyor. Paylaşımcı yönetimlerde, matriks organizasyonlarda, ortak çalışmada zorlanıyoruz. Bireysel riskler almaktan, insiyatif kullanmaktan keyif alsak da, birlikte problem çözmek bizim işimiz değil. Pazarlıklarımız, tartışmalarımız genellikle iki taraftan birisinin mutlu, diğerinin mutsuz olması ile sonuçlanıyor.

 

REKABET AVANTAJI NEREDE ?

 

Bu kadar eleştirinin ardından, hala yazıyı okuyan az sayında kişinin de dişlerinin arasından fısıldadığını duyar gibiyim: “Nedir o zaman bu kadar Türk’ün küresel şirketlerde çalışmasına sebep olan”. Sanıyorum, başarılı örneklerin hemen hepsinde sonuç odaklı çalışabilme yetkinliğinin stratejik düşünme ile birleştiğini göreceğiz. Başka bir deyişle, beklenmeyeni, düşünülmemişi düşünüp, sonuna kadar arkasında durma kararlılığını göstermemiz ve sıklıkla da süreç odaklı düşünmeyi ikinci plana atmamız bizi “rakiplerimizin” önüne taşıyor. Yaratıcı düşünüp, fikirlerimizin sonuna kadar arkasında durabildiğimiz anlar başarıyı da getiren durumlar oluyor.

 

Rus fizikciler yerin 100 metre altinda bakır tel bulduklarını, bunun ise atalarının bundan 300 yıl öncesinde telefon şebekelerinin olduğunu kanıtladığını duyurdular. Bu olaydan tam 1 hafta sonra Amerikan gazetelerinde ilginç bir manşet: ”Amerikan bilim adamlari yerin 200 metre altında 450 yil öncesine ait fiber optik hatlar bulduklarını, bunun ise, Amerikan toplumunun

Ruslardan 450 yıl öncesinde gelişmis digital haberleşme sistemleri olduğunu söylediler”. Bir hafta geçmeden Türk gazetelerinde yeni bir manset: “Türk bilim adamları yerin 500 metre altına kadar kazdıklarını ve hiçbirşey bulamadıklarını, bunun ise atalarının 600 yıl öncesinde kablosuz (wireless) iletişim sistemlerini kullandığını kanıtladığını söylediler !”. Fazla söze ne hacet, işte “a la turca” yönetim, hem de kablosuz !!

 

 

No Comments

Post A Comment