DERECELENDİRME ŞİRKETLERİ "HAKKIMIZI VERMEZKEN", TÜRK ŞİRKETLERİ VE TAHVİLLERİ KAPANIN ELİNDE KALIYOR : "İRRASYONEL BOLLUK"

ABD Merkez Bankası Eski Başkanı Alan Greenspan’ın 1990’lardaki “Dot com” patlaması dönemindeki bir konuşmasında kullandığı “İrrasyonel Bolluk” kavramı, o dönemde pazarın gereğinden fazla değerlenmiş olabileceğine yönelik bir uyarı olarak görülmüştü. Bahsettiğimiz, dört ayda piyasa değeri %200’ün üzerinde artan Netj.com isimli bir şirketin broşüründe “faaliyet göstereceği alanı henüz aramakta olduğunun” yazıldığı bir dönem! Ya da 20 kişilik şirketi ile tüketicilerin web sitelerinden memnuniyetini ölçmeyi amaçlayan Amerikalı Pattie Maes’in, “iş plansız” bir haftada milyonlarca doların üzerinde risk sermayesi  toplayabildiği bir dönem! 

 

Robert Shiller 2000 yılında çıkan aynı adlı kitabında  (Irrational Exuberance) dünyada teknoloji ve internet alanında yaşananları “Ponzisiz bir Ponzi Planına” benzetmişti. Bir parantez açarak, bilmeyenlere 1920’li yıllarda Boston’da faaliyet gösteren Charles Ponzi ve 10,000’i aşkın yatırımcıdan 9.5 milyon dolar toplamayı başaran ve kendi adıyla anılan “Ponzi Planı”nından bahsetmemiz gerekebilir. Ülkemizdeki “Titan” benzeri uygulamalara da ilham olan Ponzi parantezini kapatırsak, Shiller kitabında, teknoloji üretmek adına kurulan binlerce şirketin ne konuda faaliyet göstereceğini, kendisi dahi bilmeden, yatırımcılardan milyonlarca dolar kaynak yaratabildiğinin altını çizmişti. O dönemde, uzun vadede kar beklentisinin büyük olması, kısa vadedeki zararların veya düşük karların göz ardı edilmesini sağlayarak, hisse senedi fiyatını yükseltirken, şirkete “temelden” yatırım yapanların keyfini, dışarıda kalanların da iştahını arttırıyordu. Aslında son Facebook halka arzına bakarak, temel varsayımların pek değişmediğini söylemek de mümkün!

 

Geçen hafta Koç Üniversitesi İşletme Enstitüsü ve Egon Zehnder International işbirliği ile gerçekleştirilen panelde özellikle bölgesinde güçlenen  lider konumundan dolayı, birçok sabit sermaye  ve finansal yatırımcının  odağı haline gelen Türkiye ve bu kapsamda yatırımcıların  varlıkları edinmek için yaşadıkları artan rekabet, “Irrasyonel Bolluk” başlığı artında tartışılınca, benim de aklıma Shiller’in kitabı ve 2000’li yılların başında patlayan teknoloji balonu geldi.

 

Konferansda “Türkiye örneğinin” yarattığı çelişkili durum özellikle derecelendirme şirketlerinin son kararlarını da içerecek şekilde ele alındı. Sözleşmiş gibi tüm derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin zayıf yanlarını ön plana çıkartırken, Türkiye’de satışta dahi olmayan şirketlerin kapısında, alıcı kuyrukları uzamaya devam ediyor. Diğer taraftan, uluslararası pazarda, Türk tahvillerinin risk primleri Fransa ile eşitlendi; ancak hala Türkiye derecelendirme kuruluşlarından “yatırım yapılabilir” ülke notunu alabilmiş değil.

 

Panelistlerin birleştiği nokta, Türkiye’nin Shiller’in tasvir ettiği teknoloji balonu ile karşılaştırılabilir riskler taşımadığı ve derecelendirme şirketlerinin kendi misyonlarının tartışılmasının gerekliliğiydi. Panelde konuşan İspanya ESADE Business School’dan Prof. Jaime Sabal, “derecelendirme kuruluşlarının tarafsız düşünemediklerini ve her zaman piyasa fiyatlarının daha doğru bir gösterge olduğunun” altını çizdi. Koç Üniversitesi İşletme Enstitüsü’nden Doç. Dr. Oğuzhan Özbaş ise, birçok ekonomik göstergeye bakıldığında, Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkelerine göre daha iyi durumda olduğunu belirtti (panelden bir gün sonra WSJ gazetesi de AB’ne “Yunanistan’ı birlikten yollayıp, Türkiye’yi üye alma” tavsiyesini yaptı). Derecelendirme şirketleri” konusuna da değinen Özbaş, “uluslararası araştırmaların, derecelendirme kuruluşlarının piyasadan daha geç hareket ettiğini ve piyasanın bulgularını takip ettiğini” gösterdiğinin altını çizdi. Paneli yöneten Standart Ünlü Menkul Değerler’in CEO’su Atilla Köksal ise “yabancı yatırımcıların Türk şirketlerini (Türk varlıklarını) derecelendirme kuruluşlarından farklı gördüğün ve Başbakan’ın da dediği gibi, kendi derecelendirme kuruluşlarımızı oluşturma” fikrini tartışmak gerektiğini gündeme taşıdı. Aslında paneli izleyenlerden birisinin dile getirdiği gibi, “havalar iyi giderken, derecelendirme şirketlerinin ne not verdiği, kimin umurunda”!

 

 


CONFIDENTIALITY AND PRIVACY: This email and attachments are private and confidential. If you received them in error, please notify the sender and remove the e-mail and attachments from your system. All communications with us are subject to our Electronic Communications Policy, our Code of Conduct on the Processing of Personal Data and to any written agreement between you and us. Please see those policies for more information on confidentiality, privacy, risks inherent in e-mail and other communications issues. By communicating with us via email, you agree to those policies.

KONTROLSÜZ GÜÇ, GÜÇ DEĞİLDİR!

Geçen hafta müjdesini verdiğimiz halka arz başarı ile gerçekleşti; Facebook hisseleri, hisse başı 38 dolardan ve 104 milyar dolarlık pazar değeri ile halka açıldı. Küresel endüstriyel dev Siemens’e yetmişbeş milyar dolar değer biçen sermaye piyasaları, geçen sene toplam geliri 3.7 milyar dolar olan Facebook’a yüzdört milyar dolar değer biçtiler. Hatta Facebook borsa açılışında (ben bu yazıyı hazırlarken) %14 primli olarak işlem görmeye başladı! İddiaya göre Facebook birçoğu ABD’nde olmak üzere binin üzerinde yeni dolar milyoneri yarattı! Allah mesut etsin, güle güle harcasınlar paralarını…..

 

Facebook’un halka arz başarısı ne kadar büyük olursa olsun, geçen haftanın konusu Süper Kupa Finali idi; 3 Temmuz’dan bu yana yaşananlar sebebi ile finale kadar gelen Fenerbahçe’nin şampiyonluğu kaybetmesi, ne yalan söyleyim, beni iki yıl önceki Trabzonspor beraberliği ile Bursasapor’a son maçta kaybedilen şampiyonluk kadar hayal kırıklığına uğratmadı. Motivasyonu tabana vuran, kolu kanadı kırılan, futbolcularını satmak zorunda kalan ve her maç yukarıda sallanan “baltanın” ne zaman düşeceğini tahmin etmeye çalışan Fenerbahçe sanıyorum taraflı, tarafsız birçok insanın gönlünde şampiyon oldu. Ancak suni olarak, son dakikada yaratılan, yeni bir sisteme uymak zorunda bırakılan ve son maçta şampiyonluğu kaybetme korkusunu yaşayarak Şükrü Saraçoğlu stadına gelen Galatasaray da bence sezon sonunda kupayı kaldırmayı, altı maç öncesinde haketmişti.

 

Süper Kupa’nın benim için daha çarpıcı olan boyutu ise final maçı öncesi ve sonrasında Şükrü Saraçoğlu stadyumu etrafında, hatta stad koridorlarında yaşananlar idi. Maçın başlamasına bir saat kala başlayan olayları, maçın bitmesinin ardından da kısaca izleme şansını buldum. Haklıyı, haksızı belirlemek benim işim değil, ama malum reklam spotu ile cevap verirsem “Kontrolsüz güç, güç değildir!”. İlköğretim yaşında çocukların olduğu kalabalıklara tazyikle su sıkmak, çoluk-çocuk, kadın-erkek, haklı-haksız demeden biber gazı atmak ile hiçbiryerde asayişin sağlanmasının mümkün olamayacağını düşünüyorum. Sonuç olarak da sağlanamadı… Yaşananların ardından toplum içindeki fikir ayrılığının daha da keskinleşmesi haricinde de sonuç beklenemezdi; beklenen oldu!

 

“Ezeli rekabetin, ebedi dostluğu getirmediğini ve tahrik edici, hasımane davranışların yaşananları körüklediğini” söyleyenleri duyar gibiyim; siz de haklısınız. Ancak aynı haftasonu, Istanbul’da başarı ile düzenlenen THY Euroleague Final Four basketbol turnuvasında, yarı finalde elenen Panathinaikos taraftarı Yunanlı meslektaşım, gözümün önünde final biletini yırtarken, “Düşmanımın (Olympiacos) mutluluğunu seyredemem “ diyerek Istanbul’dan erken uçakla ayrılmayı tercih etti. Benzer şekilde üçüncülük maçına çıkan Barcelona ve Panathinaikos takımları, maçın ardından, finali beklemeden, kürsüde madalya almayı düşünmeden salondan ayrılmaya çalıştılar.

 

Özetle altını çizmeye çalıştığım, spordaki rekabetin amatör sınırların, kardeşliğin, dostluğun dışına çıkma eğilimi göstermesi sadece Türkiye’nin problemi değil. Süper Kupa Finali öncesinde, misafir takım taraftarı gelmemesine rağmen binlerce polis memurunu stadyum etrafına konuşlandıran ve hazırlık yapan idari makamlar için yaşananlar beklenmedik olaylar da değil; ancak maalesef icraat konusunda hazırlıklar kadar başarılı olunamadı.

 

Haddim olmayarak bir de tavsiyede bulunayım; yetkililer gidip bir maçı İngiltere’de Wembley stadyumunda, ama locada değil ön sıralarda, halkın arasında seyretsinler. Eğer bu çabayı gösterirlerse, Wembley’de sırtlarını sahaya dönerek tüm maçı izleyen stad görevlilerinin önünde, yere paralel olarak konuşlandırılmış ve yaylarla gerilmiş insan boyunda parmaklıkların olduğunu görecekler. Ani bir taraftar hareketinde, sadece bir pedal ile saha ile tribünlerin arasına bir engel koyan bu parmaklıkları yerleştirdiği için İngiltere bizden daha mı az medeni ?

 

DÜNYA DAHA HIZLI MI DÖNÜYOR?

Efsane sahalara iniyor; 27 yaşındaki Mark Zuckerberg'in bebeği Facebook sonunda halka açılıyor. Tarihin en büyük dördüncü halka arzı olması beklenen işlem sonrasında Facebook'a 100 milyar dolar pazar değeri biçilmesi bekleniyor. Facebook'un 900 milyon üyesinin yarısından fazlasının (526 milyon) her gün Facebook'a bağlandıkları belirtilirken, sıkı durun o meşhur "like" tuşuna günde iki milyar kez basılıyor! Yıllık geliri dört milyar doların biraz üzerinde olan ama karlılığının %30'lara kadar yaklaşabileceği öngörülen ve üye kazanma hızı sıklıkla hayal dahi edilemeyen bir şirketin hisseleri, deyim yerindeyse "kapanın elinde kalacak"!

 

Çok uzak değil on yıl önce birisi size Facebook'un hikayesini masal olarak anlatsa acaba kaç kişi ilgi duyup, kendi parasından bir lira yatırmak isterdi, merak ediyorum. Acaba Facebook dünyanın en yaratıcı buluşlarından birisi mi, yoksa Steve Jobs'un kendisini tarif ettiği şekilde, Zuckerberg "zaten masada olan ama bizim görmediğimiz bir şeyi gördü ve ihtiyacı tatmin mi etti"? Yoksa içinde yaşadığımız çağda, gelişimin sonu yok ve teknoloji gümbür gümbür hayatımıza girmeye ve köklerinden değiştirmeye devam edecek mi?

 

Gecen hafta ABD'nde Houston kentinde yapılan bir beyin cerrahisi ameliyatı fotoğraflar ve video ile eş zamanlı dünyaya yayınlanmakla kalmadı, ameliyat odasındaki bir başka beyin cerrahı tarafından dakika dakika “tweet edildi“; maç anlatılır gibi nakledildi, yorumlandı. Sırada Ahmet Çakar veya Telegol ekibinin cerrahın performansını anlık eleştirilerle değerlendirilmesi kaldı.

 

Bu yılın başında Mercedes Benz ABD pazarı için üreteceği otomobillerin araç içi bilgisayar sistemlerine Facebook'un standart olarak yükleneceğini açıklamıştı; Google'in cevabı gecikmedi! Geçtiğimiz hafta içinde GPS sistemi üzerinden kullanılan, sürücüsüz ilk Google otomobiline deneme amaçlı lisans verildi ve halka açık alanlarda teste tabi tutuldu! Sürücüsüz Google otomobilleri ile nasıl trafik kazası yapılırın testi içinse herhalde Türkiye seçilir!

 

Sözün özü, galiba dünya eskisinden daha hızlı dönüyor ve bu ivmelenen hıza ayak uyduran Facebook gibi girişimlerin kapanın elinde kalması şaşırtıcı olmamalı, benim gibi dinazorlar için bile!

 

Bugün Anneler Günü! Kadına şiddeti bir türlü önleyemeyen güzel yurdumun tüm annelerinin her günü mutlu ve huzurlu olsun!

İNSAN MİLYARDER OLUNCA, "İSTEYENİ" DE ÇOK OLUYOR!

Forbes dergisinin sıralamasına göre Meksikalı 72 yaşındaki işadamı Carlos Slim, 69 milyar dolarlık serveti ile üçüncü kez üst üste dünyanın en zengini olarak ilan edildi. Slim Meksikalı olsa da, Lübnan asıllı. 1902'de Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti altında bulunan bugünkü Lübnan'dan Meksika'ya göç eden Yusuf Selim Hattat Ağlamaz adlı bir Osmanlı göçmenin oğlu olduğu için de, “içimizden biri”; ister Osmanlı, ister Türk asıllı! Balayını Türkiye’de yapan Slim, geçen sene de tatil için Türkiye’ye gelmiş; yani “o da bize karşı boş değil”. Zaten geçen ay kendisini ziyaret eden TOBB Başkanı Rifat Hisarciklioğlu’na da Türkiye’ye yatırım yapacağının müjdesini vermiş. Haydi hayırlısı….

"GURBETÇİLER" İÇİN CEHENNEM OLAN ÜLKE!

 

Gurbetçi deyince aklımıza hemen, Türkiye dışında, özellikle de Avrupa’da çalışan Türkler geliyor. Ama “expatriate” kelimesinin tam karşılığı, yurtdışında bulunan, çalışan, yani gurbetçi olarak çevriliyor. Bu konuda geçtiğimiz ay içinde Forbes.com internet sitesi kapsamlı bir anket yapmış. Ankete katılanlara “gurbetçiler için cazibesi en az olan ülke” sorusu yöneltilmiş. Anketin cevapları açıkçası beni şaşırttı; zira “gurbetçiler için en az yaşanılır” ülke Birleşik Arap Emirlikleri çıkmış. Çalışanlara verilen cazip gelir vergisi teşviklerine rağmen, ülkede çalışanların büyük kısmının yerli nüfus değil de “gurbetçi” olmasına rağmen, anketin sonucu böyle çıkmış. Ankette Birleşik Arap Emirliklerinin cazibesini azaltan faktörler ise sırasıyla yerel halkla yakınlaşmanın ve dostluk kurmanın zorluğu, yerel dili öğrenmenin zorluğu, sosyal hayata entegre olmanın zorluğu ve kültürel farklılıklar olarak çıkmış.

 

 

 

ÇANAK ÇÖMLEK PATLADI !

Sonunda beklenen oldu; geçen ay içinde Citigroup hissedarları Yönetim Kurulu Başkanı Vikram Pandit’in 15 milyon dolara varan ücret paketini, genel kurulda onaylamadılar; %55 oranla reddettiler. Citigroup’da son yıllarda yaşanan inişli çıkışlı grafiğin güven vermemesi kadar, son on yılda Citigroup’un pazar değerinin %90 oranında azalması da verilmeyen onayın müsebbibi olarak görülebilir. Citigroup ile tetiklenen bu yatırımcı hakları insiyatifinin, özellikle finans kurumlarında küresel olarak yaygınlaşması an meselesi gibi gözüküyor. Bu satırlar yazıldığı sırada Barclays, Nisan ayı sonunda yapacağı genel kurul öncesinde, CEO Bob Diamond’un 2.7 milyon sterlinlik ikramiyesinin yarısını gelecek üç yıllık performans kriterlerine bağlama kararı verdiğini açıkladı. Bu “jestin” ne kadar fayda edeceği genel kurulda belli olacak, ancak Bob Diamond’un yıllık toplam ücret paketinin 25 milyon sterline vardığını hatırlatalım.

MASUM DEĞİLİZ HİÇBİRİMİZ !

 

Birisi size “komşumuz Yunanistan’ın yaşadığı ekonomik çöküşün ardında Türkiye’nin olduğunu” iddia etse, ne derdiniz ? Yunanistan’ın ekonomik sıkıntılarını yaratan birçok unsur detaylı olarak tartışıldı; ancak sanıyorum tartışılmayan tek konu “savunma sanayi ve silah harcamaları”. Yunanistan yakın tarihinin büyük bir kısmında GSMH’nın %7’sinden fazlasını savunma sanayi ve silah alımları için harcamış; Avrupa Birliği üyesi olan ülkelerde bu oran %2 civarında. Reel rakamlarla, son on yılda yapılan harcama tutarı yıllık 8.5 milyar doların üzerinde; yani son on yıldaki toplam harcanma 90 milyar dolara yaklaşıyor. Pekiyi niye bu kadar para harcıyorsunuz, diye sorulduğunda Yunan yetkilileri tek cevapta ağız birliği yapıyorlar: “sınır komşumuz Türkiye’ye karşı güçlenebilmek için”. Hatta 1974 Kıbrıs harekatından bu yana, yani yaklaşık otuz yılda Yunanistan’ın savunma sanayi ve silaha harcadığı para 220 milyar Euro’ya yaklaşmış! Bu arada unutmadan altını çizelim; bu rakamların hepsi resmi, yani bir de “kayıt dışı, gizli ödenek” gibi adlarla devlet sırrı olarak saklanan ama resmi rakamlara dahil olmayan harcamalar da var. Yani neymiş efendim, Türkiye ile sınır komşusu olduğu için, kendini savunmak üzere Yunanistan silah alarak iflas etmiş !

 

Yukarıdaki başlık yanlış anlaşılmasın, masum olmayan biz değiliz ! Yunanistan’ın son on yıldaki silah alımlarının %40’ından fazlası ABD’nden, %25’inden fazlası Almanya’dan ve %12’siden fazlası da Fransa’dan yapılmış. Hatta Yunanistan’a silah satışları Almanya’nın toplam savunma sanayi ve silah ihracatının %15, Fransa’nın ise toplam savunma sanayi ve silah ihracatının %10’undan fazlasını oluşturuyor. Şimdi Almanya ve Fransa’ya sorsan, “biz kredileri silah alsınlar diye mi verdik?” demesi kolay da, on senedir silahları satarken, kimse “hop, ne oluyor orada” diyememiş. Anladınız mı şimdi, kimin masum olmadığını!

 

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun.....

Mart ayı içinde Türkiye bir kez daha “yaz saati uygulamasına”, dünyanın önemli bir kısmı ile birlikte geçti. Halen yaz saatini en az bir bölgesinde uygulayan ülke sayısı 83, bütün bölgelerinde yaz saati uygulayan ülke sayısı ise 74. Yaz saati uygulaması 153 ülkede ise hiç uygulanmıyor. Bu uygulamanın ilk hedeflerinden birisi özellikle akşam saatlerindeki aydınlatma enerjisini azaltmak olsa da, günümüzde çağdaş ısıtıcı ve serinletici cihazların kullanılmasıyla beraber bu amacından giderek sapan uygulamanın faydaları dünyada da sorgulanıyor. Hatta bu yüzden, hükümet artık yaz saati uygulamasından vazgeçildiğini de açıkladı. Bakalım bu karar kalıcı olacak mı, zaman gösterecek.

 

Yaz saati uygulamasının uluslararası platformda tartışılan bir yönü de “insanları erken yatırıp erken kaldırarak onları kendi tercihlerine rağmen daha sağlıklı, daha zengin ve daha akıllı yapmaya çalışması”; bu sebeple de aslında “Yaz saati köleleştirme uygulaması” ("Daylight Slaving Time") olduğu da iddia ediliyor. Aslında “emek” açısından bakıldığında ise tam ters bir durum sözkonusu; başta çiftçileri ve işi güneşe bağlı olan birçok işçiyi olumsuz olarak etkileyen bir durum sözkonusu olduğu da söyleniyor.

 

Aradan bir ay geçtikten sonra, yaz saati uygulamasını tekrar gündeme getirmek istememin sebebi ise, aslında insan kaynakları fonksiyonunun tarihçesi ondokuzuncu yüzyılda, endüstriyel devrim öncesinde ve sırasında çalışma şartlarının iyileştirilmesi amacıyla kurulan sendikaların faaliyete geçmesi ve özellikle de çalışma saatlerine ve şartlarına isyan eden işçilerin yarattığı “rahatsızlıklara” dayanıyor. Hatta bu amaçla yaratılan rolün, o zamanki adıyla insan kaynakları veya personel değil de “refah memuru” (welfare officer) olarak tanımlandığını daha önce bu köşeden paylaşmıştım. Gerçek anlamda insan kaynaklarının endüstriyel ilişkileri de içerecek şekilde gelişimi ise 1960lı yıllardan itibaren, sendikaların iş gücünün rekabet avantajını kullanarak iş verenin, hatta kamunun karşısına daha güçlü çıkmaya başlamasına dayanıyor. Bu değişim süreci de, kurumlar içinde personel/çalışan ilişkilerini daha yapılandırmış bir şekilde ele alabilecek bir fonksiyonu veya uzmanlık alanını geliştirme ihtiyacını beraberinde getirdi; fonksiyon yavaş yavaş kabuk değiştirmeye başladı.

 

İşçi ve çalışanlar tarafından dünya çapında kutlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı da “refah” memurlarına yönelik yapılanmasına paralel, ondokuzuncu yüzyıl ortasından itibaren, önce "birlik, mücadele ve dayanışma günü” olarak kutlanmaya başlanmış. Eskinin refah memurları, bugünün insan kaynakları yöneticileri, ne emekçinin, ne de işverenin temsilcisi olarak görev yapıyorlar. İnsan kaynakları profesyonelleri çalışanların mutlu, güvenli, emeklerinin karşılığını alarak çalışmasını sağlamak ve girişimci, yatırımcı, işveren açısından da sürdürülebilirliğin her anlamda sağlanmasına da katkıda bulunmak için gayret gösteriyorlar. "Emek ve Dayanışma Günü" olarak ülkemizde de kutlanan ve 2009 yılından beri resmi tatil ilan edilen 1 Mayıs Bayramını tüm insan kaynakları profesyonellerinin özel bir çoşku ile kutlamasını diliyorum.

 

 

Facebook ile "Seksen Günde Devr-i Alem"

Bugünkü başlığımız Jules Verne’in her okuduğumda, ya da değişik bir versiyonunu ekranda izlediğimde tadı damağımda kalan enfes eserinin ismi. Roman, baş kahraman Phileas Fogg’un, üyesi olduğu “Londra Bilim Kulübü”nde, kendi ismini ortaya koyarak girdiği bir iddia ile başlar. Sonrasında da Fogg’un Dünyanın çevresini 80 günde dolaşmak üzere başladığı yolculuk, hem okurlar, hem de izleyenlerin kendini içinde hissettiği heyecanlı bir macera halini alır.

 

Jules Verne’in bu romanı yaklaşık 140 yıl önce yazıldığından bu yana, birçok kişinin iştahını kabartmıştır; yaşadığımız çağda bu “tur”u uçakla neredeyse bir günde yapabilmek mümkün olsa da…. Fransız Colas ailesi de bu heyecanı hisseden milyonlarca insan arasında yer alıyor. Ancak karı koca Colas’lar kendi profesyonel kariyerlerinin de verdiği farklı bir rengi de içine katarak, bu hayallerini gerçeğe dönüştürmeyi başarmışlar!

 

Fred Colas 44 yaşında bir profesyonel; uzmanlık alanı dijital pazarlama. Fred, tüketim devi Procter&Gamble’da 10 yıl çalıştıktan sonra, Fullsix isimli bir dijital pazarlama ajansını kurmak üzere kariyerine farklı bir yön vermiş. Kendisinde bir yaş küçük eşi Estelle de onun gibi pazarlama ve dijital alanında uzmanlaşmış, yaklaşık 20 yıl Havas reklam şirketinde çalıştıktan sonra katıldığı EURO RSCG reklam şirketinin yöneticilerinden birisi. Ailenin en küçük üyesi ise sekiz yaşındaki kızları Heloise.

 

Colas ailesi Paris’de mutlu, mesut hayatlarını sürdürürken, “dünyaya farklı bir katkıda bulunmak üzere” düşünüp taşınmışlar. Eğitimin önemli olduğundan yola çıkmışlar; daha az fırsatı olanlara eğitim imkanı tanımak amacını gütmüşler. Sonuç olarak da Afrika’nın göbeğinde, Burkina Faso’da 235 kız çocuğuna eğitim imkanı verecek bir ilköğretim okulunu, yaklaşık 100 bin Euro yatırım ile yapmak üzere projelerini oluşturmuşlar. İş yatırımın finansman kısmına geldiğinde de, dijital dünya ve pazarlama üzerine kariyerlerini de kullanarak yaratıcı bir plan yapmışlar. Colas ailesi, Phileas Fogg’un iddiasını, teknoloji ve özellikle sosyal medya ile birleştirerek hayallerini gerçekleştirmenin yanı sıra, kariyerlerine yaratıcı bir ara vererek enerji depolamayı, kızlarına dünyayı tanıtmayı da başaracakları proje kapsamında, Haziran 2011’de Fransa’da yola çıkarken, bir yıl içinde dünyayı dolaşmak üzere takvimlerini de oluşturmuş. Bir yıl içinde beş kıtayı dolaşıp, seyahat masraflarını kendi kaynakları ile karşılarken, oluşturdukları internet sitesi (www.weliketheworld.com - biraz problemli de olsa çalışıyor) ve Facebook sayfası (www.facebook/weliketheworld) sayesinde beş kıtada 80 bin kişiye ulaşarak destek almayı amaçlıyorlar. Facebook projenin küresel destekçisi de olmuş, reklam alanlarını ücretsiz olarak Colas ailesine destek veren sponsorlara ayırmış. Ailenin yaratıcı bir önerisi de var; seyahat boyunca aileye konaklamak için evini açan her takipçi, destekçi, “küresel dostları” için Colas ailesi kampanyaya, gecelik 100 Euro konaklama bağışı yapıyorlar. Şu ana kadar sponsorlar, bağışçılar ve gecelik konaklama için yaptıkları bağışlarla 60 bin Euro toplamayı da başarmışlar.

 

“Nereden çıktı şimdi bu Colas ailesi” diyenleri duyar gibiyim. Colas ailesi son on ay içinde, Kuzey ve Güney Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda ile Hindistan’ı geçtikten sonra 27 Mayıs’da Istanbul’a ulaşacaklar; 1 Haziran’da da, buradan Fransa öncesi seyahatin son durağı olacak, ilköğretim okulunun halen inşa edildiği Burkina Faso’ya doğru yola çıkacaklar. Colas ailesine ve amaçlarına destek vermek isteyenleri Facebook sayfalarını ziyaret etmeye davet etmek isterim. Bu arada, benden söylemesi, Istanbul’da kalmak için de hala bir yuva arıyorlar; üç kişilik çekirdek aileyi ağırlamak isteyenlere duyurulur!

ASHOKA VE SİVİL TOPLUM üzerine.... Yardımınıza ihtiyacım var !

Ashoka, toplumsal sorunlara kalıcı çözümler getiren sosyal girişimcileri bulup onları maddi ve manevi destekleyen bir sivil toplum örgütü. Yetmişi aşkın ülkede üçbini aşkın Ashoka üyesi (Ashoka Fellow) toplumun her alanındaki değişime liderlik ediyorlar. Türkiye’de 2000 yılından beri faaliyet gösteren Ashoka’nın her biri kendi alanında lider yirminin üzerinde sosyal girişimci üyesi bulunuyor; “kıdemli üyelerinden” bir tanesi ise yetmiş yaşına merdiven dayasa da, her gördüğümde beni enerjisi ile heyecanlandıran İbrahim Betil. Geçen hafta biraraya gelerek sohbet ettiğimiz Betil “galiba bankacı ölmek istemediğim için sivil toplum gönüllüsü oldum” diyerek, sosyal girişimcilik macerasına ilginç bir boyut kattı. İbrahim Betil, 1994 ekonomik krizi öncesinde kurucu ortağı olarak yer aldığı Bank Ekspres’i Doğuş Grubuna devrettikten hemen sonra, ENKA Okullarının kurulma süreci ile başlayan sivil toplum ve sosyal sorumluluk macerasına, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Toplum Gönüllüleri Vakfı, Öğretmen Akademisi Vakfı gibi kurumlar ile devam ederek son yirmi yılını, “karaya vuran deniz yıldızlarını birer ikişer denize geri atmaya” vakfetmiş.

 

İbrahim Betil’in paylaştığı rakamlara göre, Türkiye’de 88 bini dernek, 4 bini de vakıf olmak üzere yaklaşık 92 bin sivil toplum kuruluşu faaliyette. Bu kuruluşlarda nüfusun yaklaşık %14’ü, yani 10 milyon civarında gönüllü faaliyet gösteriyor; bunların da %80’i erkek! Karşılaştırma olması açısından sadece ABD’nde 1.6 milyon, Fransa’da ise 800 binin üzerinde sivili toplum kuruluşunun faaliyet gösterdiğini paylaşmak, Türkiye’de “üçüncü sektörün” potansiyeli ya da az gelişmişliğini göstermek açısından yeterli olabilir.

 

Kültüründe, DNA’sında paylaşmak olan bir toplumda sivil toplum insiyatiflerinin yaygınlaşmamasının ardında ne olabilir ? Dayanışma ve yardım yaklaşımının tepkisel olarak algılanması da sanıyorum bizim doğal reflekslerimizden; yani kalıcı sürekli çözümler yaratmaktansa, doğal afetler benzeri sıkıntılarda kaynaşıp, acımızı ve kaynaklarımızı paylaşmayı tercih ediyoruz. Sivil toplum insiyatiflerinin ülkemizde henüz yeterince yer bulamamış olmasının temel sebeplerinden birisi de, İbrahim Betil’in altını çizdiği “hesap sorma” mekanizmasının, şeffaflığın yeterince yerleşmemiş olmasında gizli. Hatta sivil toplumun, “gönülllülük esası” ile çalıştığına yönelik inancımızdan yola çıkarak, hesap sormaktan özellikle imtina ediyoruz. Örneğin 92 bin sivil toplum kuruluşu içinde Vakıflar Genel Müdürlüğünün denetimi haricinde, bağımsız denetim sürecinden geçenlerin sayısı nedir? “Daha biz yeni Ticaret Kanunu’nda, “kar amacı güden” iş dünyasında zorunlu denetimi yeni tartışıyoruz, hazmetmeye çalışıyoruz”, diyenleri duyar gibiyim….

 

Denetim olmayınca, hesap verebilirlik ortadan kalkıyor; hesap verebilirlik olmayınca da şeffaflık kavramı gündeme dahi gelmiyor. Birçok sivil toplum kuruluşu hakederek veya bazen de hak etmediği halde kredibilitesini, inandırıcılığını ve şeffaflığını yitirmesi ile toplum olarak, sadece hesap sormaktan çekindiğimiz için, geleceğimizi değiştirebilme fırsatını yitiriyoruz……

 

 

Var mı çözüm önerisi olan ?